www.imamriza.org/Özgün
Konuların Tasnifi
1. Şia’nın Doğuşu
2. Şia’daki Bölünmeler ve Fırkalar
3. Şia’nın Temel İnançları ( Tevhid, Nübüvvet, Mead, Adalet, İmamet)
4. Şia’da ibadet hükümleri
5. Şia’ya yapılan önemli eleştiriler ve cevapları
1. ŞİA’NIN DOĞUŞU
Şia demek Ehl-i Beyt mektebi demektir. Bu mekteb İsna Aşeriyye/Oniki İmam
mezhebi veya Caferiyye mezhebi olarak ta isimlendirilir.Bu mezhebin Caferiyye
olarak daha fazla yaygın olması ,bu mezhebin sadece İmam Cafer Sadık’a (as)
dayandığı zannına yol açmıştır..Oysaki bu mezhebin temelleri sadece İmam Sadık’a
(as) değil, başta Kur’an ve Allah Rasulu (saa) olmak üzere , ilk imam Hz.Ali
(as) ile başlayıp,12. imam olan İmam Muhammed Mehdi (as) ile son bulan on iki
imama dayanır. İmam Cafer (as) Emevi devletinin yıkılıp,Abbasi devletinin
kurulmaya başladığı yıllarda yaşadığı için diğer imamlara nisbeten daha rahat
bir ortamda yaşamış , Ehl-i Beyt mektebini yaymaya daha fazla imkan bulmuştur.Bu
sebeple Ehl-i Beyt mektebi tarihte Caferiyye diye anılmaya başlamıştır.
1.1. Tarihçilerin Şia'nın Ortaya Çıkışı Hakkındaki Görüşleri
Şia'nın tarihsel olarak ortaya çıkışının ve onun kurucusu hakkında tarihçiler
tarafından çeşitli görüşler belirtilmiştir. Burada bu görüşlerin en önemlileri
şunlardır:
1.1.1.Şia, Hz. Peygamber (s.a.a) Döneminde Ortaya Çıkmıştır:
İmamiyye Şia'sına göre, Şia’nın ilk tohumu Allah (c.c) tarafından Kur'ân-ı
Kerim'de serpilmiş ve yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) tarafından, peygamberliği
boyunca, geliştirilip büyütülmüştür. Bu görüşe göre Şia Mektebi'nin kurucusu
bizzat Allah (c.c) ve Resul'üdür.
1.1.2. Şia, "Sakife"de Ortaya Çıkmıştır.
Ehlisünnet tarihçilerinden bazısına göre, Sakife olayında bir grup insan Hz.
Ali'nin (a.s) peşinden gidince Şia ortaya çıktı.
1.1.3. Şia, Osman Öldürüldüğü Zaman Ortaya Çıkmıştır.
Tarihçilerden bazıları, halkın Osman'ın evine saldırarak onu öldürmeleri
üzerine, Peygamber'den (s.a.a) yirmi beş yıl sonra, Şia'nın şekillenmeğe
başlayıp ortaya çıktığını savunurlar.
1.1.4. Şia, İmam Hüseyin'in (a.s) Şahadetinden Sonra Ortaya Çıkmıştır.
Şia Hüseyin b. Ali'nin (a.s) şahadetinden sonra ortaya çıkmıştır.
1.1.5. Şia'yı Farslar Ortaya Çıkarmışlar.
Bazıları Şia düşünce sisteminin, İslâm başkentine nüfuz eden İranlı Farsların
fikir ürünü olduğu görüşünü savunurlar.
1.1.6. Şia'yı Abdullah b. Saba Kurmuştur.
1.2.Şia’ya Göre Şia’nın Doğuşu
Şia kelime anlamı olarak “taraftar” veya ”izleyici” demektir. Şia’nın başlangıç
noktasını Peygamber Efendimiz’in (saa) hayatta olduğu dönem olarak bilmek
gerekir. Şia tarihte ilk kez Hz.Ali’nin (as) şiası/taraftarı/izleyicileri diye
tanındı. Peygamberimizin (saa) 23 senelik daveti boyunca Allah’ın ve Rasulu’nun
(saa) bazı emir ve tavırları O’nun (saa) döneminde böyle bir topluluğun
kendiliğinden doğmasına sebep oldu. Kur’anda bazı ayetlerde Ehl-Beytin
faziletlerinden bahsedilmesi (Velayet ayeti -Maide 55-,Tathir ayeti -Ahzab 33-,
Mübahele ayeti -Ali İmran 61-,Meveddet ayeti –Şura 23-, UlulEmr ayeti-Nisa 59-,
Tebliğ ayeti –Maide 67-…. ayetler, ki bu ayetler hakkında ileride kısaca bilgi
verilecektir.) Allah Rasulu nun (saa), Hz.Ali’yi (as) bir çok hadisinde kendi
vasisi ve mü’minlerin velisi olarak tanıtması, O’nu (as) ilmin kapısı olarak
tanıtması, O’nu (as) ancak mü’minin seveceğini ve münafığın O’na (as) ancak buğz
edeceğini bildirmesi, Gadir-i Hum’da veda haccından dönerken 120 bini aşkın
mü’mini toplayarak Hz.Ali (as) hakkında “Ben kimin mevlası isem Ali’de onun
mevlasıdır” (Bu olaya kısaca ile ileride değinilecektir) buyurması vb. gibi bir
çok emir, Peygamberimiz (saa) döneminde sahabeler arasında Hz.Ali’ye (as) bir
ilgi oluşmasına sebep oldu. Bazı tarihçilere göre Peygamberimiz (saa) zamanında,
sahabe içinde Hz.Ali’nin dostluğuyla tanınan ve O’na (as) duydukları sevgiyle ön
plana çıkan sahabeler mevcuttu. İlerideki tarihi olaylar göstermiştir ki bu
sahabeler hep Hz.Ali’nin (as) yanında olmuşlar, cemelde, sıffinde, nehrevanda
O’na (as) destek olup, hiç O’nun (as) yanından ayrılmamışlardır. Bu sahabelerden
bazıları şunlardır: Ebu Zer, Ammar b. Yasir, Bilal-i Habeşi, Mikdad b. Esved,
Selman-ı Farisi,Huzefye b. Yeman, Ebu Eyyüb El-Ensari,Cabir b. Abdullah….
Yine şiaya göre “şia” ismini ilk defa zikreden Peygamberimizin (saa) kendisidir.
Beyyine 7. ayet olan “İman edenler ve iyi işler yapanlar, onlar halkın en
hayırlılarıdır.” Ayeti nazil olduğunda Allah Rasulu (saa) Hz.Ali’ye (as) şöyle
buyurdu: Ayette kasdedilenler sen ve senin Şiilerindir.”
Hz.Ali (as) şöyle naklediyor:”Peygamber (saa) bana şöyle buyurdu,Sen ve Şiilerin
cennettedir.” (Birincisi maksadımız tartışma değil, Ehl-i Beyt/Şia mektebini
tanıtmak olduğundan,ikincisi bazı kaynakların zikredilmesi çok uzun yer
tutacağından bu ve bundan sonraki hadislerin veya tarihi olayların kaynakları
mümkün olduğunca zikredilmeyecektir.)
Birkaç örneğini verdiğim bunun gibi bir çok hadis “şia” kelimesini ilk kullanan
kişinin Allah Rasulu (saa) olduğunu gösteriyor. (Yalnız burada bu hadislere
dayanarak şianın kendisini cennet ehli olarak, diğer mezheblere mensup insanları
cehennem ehli olarak gördüğü anlamı çıkarılmamalıdır.Buralarda kullanılan “şia”
kelimesi, elbette günümüzde kendisini şia olarak tanıtan bir mektebe mensup
olduğunu söyleyen insanların tamamı için kullanılmamıştır. Elbette Peygamberin (saa)
ve Hz.Ali nin (as) takipçileri cennete girer.Ancak onların takipçisi olmak demek
şu veya bu sıfatı kendisine isim olarak almak değil, itikadi ve ameli anlamda
onların takipçisi olmak demektir.Bu hadisleri söylemekten maksadımız “şia”
kelimesinin Peygamberimiz (saa)döneminde kullanıldığı ve o dönemde Ali
Şiası/taraftarı olarak isimlendirilen bazı sahabelerin bulunduğudur.)
Şia’nın ortaya çıkışıyla ilgili yukarıdaki görüşlerden Abdullah b. Saba’nın
şiayı kurduğu görüşü daha çok yaygındır. Güya bu adam yemen Yahudilerindenmiş,
müslüman olmuş fakat Yahudi iken Yuşa (as) hakkındaki kanaatini Hz.Ali’ye (as)
uydurarak her peygamberin bir vasisi olduğunu, Hz.Peygamberinde (saa) vasisinin
Hz.Ali (as) olduğu fikri ortaya çıkarmış, bu görüşü yayabilmek için bir sürü
sahabeyi kandırmış, Osman aleyhine isyan başlatmış, Cemel savaşında her iki
tarafa da saldırarak savaşın başlamasına sebep olmuş, şia mezhebi bu adamın
gayretleri sonucu ortaya çıkmış…vb. Bu adamın tarihte başardığı işler (!!) hayli
çoktur. Tüm rivayetlerin kaynağı incelendiğinde görülecektir ki bu adam hakkında
söylenen tüm şeyler Seyf b. Ömer’e (ölüm h.170) dayanmaktadır. Seyf’in birkaç
tarih kitabı mevcuttur ki maalesef bu kitaplarındaki uydurduğu rivayetler
tarihçilere kaynaklık teşkil etmiştir. Kitaplarında savaşlarda binlerce yüz
binlerce kişi öldüren,ırmakları denizleri çöl yapan,olayları yıllarına varıncaya
kadar değiştiren, adamlar, şehirler uyduran, rivayetlerinde tek ravi kendisi
olan veya raviler uyduran, hayvanları konuşturan,vs.vs. Seyf’in maharetlerinden
biride tarihte hiç yaşamamış olan Abdullah b. Saba’yı uydurmak olmuştur.
Abdullah b. Saba’nın tarihte hiç yaşamamış bir şahsiyet olması ve bu kişinin
yalancı (ki yalancı oluşu rical kitaplarında mevcuttur) Seyf b. Ömer tarafından
uydurulması hakkında Allame Murtaza Askeri “Abdullah b. Saba Masalı” isimli bir
kitap yazmış ve Saba’nın tarihte hiç yaşamayan bir kişi olduğunu izah
etmiştir.Yine Murtaza Askeri, Seyf b. Ömer’in uydurduğu 150 sahabi hakkında
“Uydurulmuş 150 Sahabi” isimli bir kitap yazmıştır.Yine bu konuyla ilgili olarak
merhum Abdulbaki Gölpınarlı’nın yazmış olduğu “Tarih Boyunca İslam Mezhebleri ve
Şiilik” adlı kitabı incelenebilir.
2. Şia’daki Bölünmeler ve Fırkalar
Şia mezhebinde Hz.Hüseyin (as) döneminden sonraya kadar bölünme olmadı.
Hz.Hüseyin’in şehadetinden sonra büyük çoğunluk oğlu Ali b. Hüseyin’i/Zeynel
Abidin’i (as) imam bildiler. Küçük bir azınlık ise Hz.Ali’nin (as) diğer oğlu
Muhammed b. Hanefiyyeyi imam bildiler.Bunlara Kiysaniyye ismiyle tanındılar.
İmam Zeynel Abidin’in (as) şehadetinden sonra şiilerin çoğu İmam Muhammed
Bakır’ı (as) imam bildi.Zeydiyye diye tanınan bir azınlık ise diğer şehit oğlu
Zeyd’in imametine inandı.İmam Muhammed Bakır’dan (as) sonra Şiiler İmam Cafer
Sadık’ı (as) imam kabul etti.O hazretin vefatından sonra ekseriyet İmam Musa
Kazım’ın (as) imametine inandı.Diğer bir grup ise İmam Cafer(as) in diğer oğlu
İsmal’i imam bildi. Bu grup ise İsmailiyye diye tanındı. Şia çoğunluğunun
karşısında yer alan Zeydiyye ve İsmailiyye dışındaki fırkalar kısa süre yok
oldular. Bu iki fırkaya mensup insanlar Yemen, Lübnan, Pakistan gibi çeşitli
bölgelerde yaşamaktadırlar.
2.1. Gulat Fırkası
İmam Ali (as) veya evlatlarını haşa ilah sayan kimselere gulat denir.Bazı
yazarlar gulat’ı, şia fırkalarından saymış ve bu grub hakkındaki eleştirilerini
bütün Şiilere yöneltmiştir. Bu grup haşa Allah’ın Hz.Ali (as) cisminde hulul
ettiğine Hz.Ali’nin (as) Allah’ın yeryüzündeki görüntüsü olduğuna
inanmışlardır.Bunları Caferiyye (yani şia) ile aynı saymak, bir görmek, bunların
inançlarını Caferiyyeye/şiaya mâletmek büyük bir zulümdür. Şia ve şianın mübarek
İmamları (as) bu fırkalardan teberri etmişler/uzaklaşmışlar, onları kafir olarak
kabul etmişlerdir.Caferiyye tenasuhun/reenkarnasyonun, hululun ve Allah’ı cisim
bilmenin şiddetle karşısındadır.Hikmet ve kelama ait Caferiyye kitapları binleri
aşmaktadır.Her kitapta Allah’ın noksan sıfatlardan münezzeh oluşu delilleriyle
yazılıdır.Kendilerini şiadan sayan, fakat Caferiyye tarafından mülhid ve kafir
oldukları bildirilen fırkalarla Caferiyye aynı fırkaymış gibi
değerlendirilmemelidir.
2.2. Bölünmelerin Sebepleri
Şiiler arasındaki ihtilaflar sonraki imamların belirlenmesi konusunda
yaşanmıştır.İmamların (as) sürekli baskı altında yaşamaları ve herkesle kolayca
iletişim imkanları olmaması sebebiyle imamın kendisinden sonra kimi imam olarak
tayin ettiği herkese kolayca ulaştırılamıyordu.
3. Şia’nınTemel İnançları
Şiada dinin usulü beştir.Allah’a iman,Nübüvvete iman,meada/ahirete iman,adalete
iman,imamete iman. Öncelikle şu belirtilmelidir ki Allah’a,nübüvvete ve meada/ahirete
iman İslam inancının temelidir. Bunlara inanmayan kişiler İslam dairesi dışına
çıkarlar.Adalete ve imamete iman ise İslam inancının temel konularından olmayıp
mezhebin temel inançlarıdır.Dolayısıyla adalete ve imamete şia gibi inanmayan
kişilerin asla küfründen söz edilemez.Bu kişilerin sadece şiadan olmadıkları
hükmüne varılabilir.
3.1.Allah’a İman
Allahü Taâlâ'nın var ve birdir.Hiç bir eşi benzeri bulunmaz. Kadim'dir, zevali
yoktur, ona zeval erişemez. Evveldir, ahirdir, bilendir, hükmedendir; adalet
sahibi daimi diridir; gücü yetendir, ganidir, duyan-bilendir; yaratıkların
vasfedildikleri şeylerle tavsif edilemez. Cismi, süreti yoktur, ağırlığı,
hafifliği yoktur; hareketi, sükunu olamaz; zamanı ve mekanı bulunamaz; kendisine
işaret edilemez. Eşi, eşiti, benzeri, zıddı, zevcesi, oğlu, ortağı olmadığı gibi
ondan başka bu vasıfları haiz biri de yoktur; "Gözler onu idrak edemez ve o,
gözleri idrak eder." (En’am 103) Onu, yaratıklarından birine benzeten ve yüzü,
eli, gözü olduğunu söyleyen, yahud dünya göğüne indiğini, bu çeşit inançlara
sapan, her türlü noksandan münezzeh olan yaratıcıyı bilmeyen kişidir ki o, kafir
menzilesindedir.
Her hususta Allahü Teala'yı bir bilmek gerekir. Zatı itibariyle varlığına,
birliğine, bunun vücübuna inanmamız nasıl gerekse aynı tarzda sıfatlarında
tevhid de vacibdir. O'nun, ilimde, kudrette naziri bulunmadığı gibi yaratmakta,
rızık vermekte de şeriki, naziri yoktur ve bütün kemal sıfatlarında eşi
bulunamaz.
İbadette de O'na tevhid, aynı tarzda gerekmektedir; hiç bir vechiyle O'ndan
başkasına kullukda bulunmak caiz değildir. Kullukların hiç bir nev'inde, vacib
olsun, olmasın, namazlarda ve diğer ibadetlerde, ne suretle olursa olsun, O'ndan
başkasını katmak caiz olamaz. İbadette, bir başka varı, varlığı, O'na katan,
müşriktir; kullukta O'ndan başkasına yaklaşmayı kasdeden, putlara tapan kişi
hükmündedir.
Allah’ın Sıfatları
Zatı Sıfatlar
Zati sıfatlar; Allah'ı, zatının dışında bir şeyi göz önüne almadan
nitelendirdiğimiz sıfatlardır.
Başka bir deyişle; Allah'ı onlarla nitelemek için, yalnızca Allah'ın kendi
zatını mülâhaza etmenin yeterli olup, Allah'ın zatı dışında hiçbir şeyi, nazara
almaya bir gerek olmayan sıfatlara Zati Sıfatlar denir. Hayat, kudret ve ilim bu
kabil sıfatlardandır. Eğer varlık aleminde Allah'ın kendisinden başka, hiçbir
şey var olmaz ve sadece kendisi var olsaydı bile, O'na hayat, kudret ve ilim
sıfatlarını isnat edip, "Allah Hayy'dır, Kadir'dir ve Alim'dir" denilebilirdi.
Fiili Sıfatlar
Fiili Sıfatlar, Allah'ın zatının dışında bir şey göz önüne alınmadan Yüce
Allah'ın nitelenemediği sıfatlara denir. Öyleyse, Allah'ı fiili sıfatlarla
nitelendirmek için, sadece Yüce Allah'ın zatının göz önünde bulundurmak yeterli
olmayıp, Zatı'nın dışında bir şeyin de olması ve onun zatla olan irtibatı da göz
önünde bulundurulmalıdır.
Meselâ, eğer hiçbir şey yaratılmamış olsaydı, Allah "Yaratıcı" sıfatıyla
nitelenmezdi. Eğer yaratıklardan hiçbiri Allah tarafından gönderilen bir ilahi
vazifeyle mükellef olmasaydı, Allah'a Şeriat Sahibi denmezdi. Kullardan hiçbiri
Allah'a karşı günah işlemeseydi, Allah'tan bağışlayan ve cezalandıran diye söz
edilmezdi. Zira günahkar olmadığı taktirde bağışlanacak veya cezalandırılacak
bir kimse olmadığından Allah Teala için böyle bir konum söz konusu olmazdı.
Allah Teala'nın rızk verici, şefkat edici, merhamet edici, koruyucu, terbiye
edici, hidayetçi ve saptırıcı olması gibi sıfatları da aynı konumdadır. Kısacası
Allah Teala'nın yaratıklarla ilgili olan tüm sıfatları aynı hükme tabidir. Allah
Teala'nın fiil makamından alınmakta olup tamamının mercii Allah Teala'nın Kayyum
sıfatıdır.
O halde Allah Teala'nın Yaratıcı, Kanun Koyan, Bağışlayan, Cezalandıran, Rızk
Veren vs. gibi, Allah Teala'nın fiil makamından çıkarılan sıfatlara Fiili
Sıfatlar denmektedir.
Kaza ve Kadere İman
Kader Allahu Tealanın işlerin sonunu bilmesidir.Cenab-ı Allah zaman ve mekana
bağlı olmayan,sonsuz ilim sahibidir. Bu özelliği sebebiyle kimin ne yapacağını
önceden bilir.Allah’ın bilmesi kulların fiillerini tayin etmesi demek
değildir.Kısacası bilmek, tayin etmekten ayrı bir şeydir.Kaza ise o işin vakti
gelince olmasıdır.Allah’ın bilgisi o işi kula zorla yaptırmaz, kul da işi
Allah’ın kendisine verdiği güçle-kuvvetle o işi yapar. Karşılığında mükafat veya
ceza görür.
3.2.Nübüvvete İman
Nübüvvet, Allahü Teala’nın, kullarına doğru yolu göstermek, dünyada, ahirette,
mutluluklarını sağlayacak hükümleri bildirmek, onları kötü huylardan, bozguncu
gelenek ve göreneklerden arıtmak, onları hikmet ve marifet sahibi kılmak için,
lutfuyla seçtiği, insanlığın en olgun ve yüce mertebesine ulaştırdığını
kullarına gönderdiği bir makamdır. Peygamberler mutlak manada masumdurlar/ismet
sahibidirler, yani günah işlemezler. İsmet, yani masum oluş, küçük-büyük bütün
günahlardan, yanılmaktan, unutmaktan münezzeh olmaktır. İsmetin varlığına delil
şudur: Peygamber suç işleyebilir, yanılır, yahut unutursa, ondan bu çeşit şeyler
sudur ederse, ona inananlar, uyanlar, elbette şüpheye düşerler; düşmemeleri, din
ve akıl bakımından mümkün değildir. Bu takdirde halkın ona uyması güçleşir; bu
ise nübüvvet vazifesine karşıdır; sözlerinde, işlerinde bir değer kalmaz, mutlak
olarak buyruklarına uyulamaz; hareketleri bir örnek olamaz ve peygamberlerin
gönderilmelerindeki fayda ve lüzum lüzumsuz olur.
Bütün peygamberler ve onlara gönderilen kitaplar hak ve gerçektir.
Peygamberliklerini inkar, yahut onlarla alay etmek küfürdür, zındıklıktır; çünkü
bu, onlardan, onların gerçekliğinden haber veren Peygamberimizi de (saa)
inkardır.Peygamberler kuldur,beşerdir.İlk peygamber Hz.Adem (as) son peygamber
ise Peygamber Efendimiz Abdullah’ın oğlu Muhammed (saa) dir.O’nun (saa)
vefatıyla artık vahiy kesilmiştir.O’dan (saa) sonra peygamber gelmeyecektir.
3.3. Meada İman
Allahu Taala'nın, ölümlerinden sonra, insanları, va'd ettiği günde, yeni bir
yaratışla yaratacak, diriltecek, itaat etmiş olanlara, va'd ettiği sevabı,
mükafatı verecek, isyan edenleri, gene bildirdiği gibi cezalandıracaktır.Bu,
semavi dinlerin ittifak ettikleri inancın, özetle ifadesidir. Hiç bir müslümanın,
Rasul-i Ekrem'e (saa) indirilen Kur'an-ı Kerim'in bu husustaki beyanlarına
muhalefet etmesine imkan yoktur. Allahu Taala'ya tam ve gerçek bir inançla
inanan, Hazret-i Muhammed'in (saa) hak dinle ve hidayet üzere gönderildiğine
iman eden kişi, Kur'an-ı Kerim'in tekrar diriliş, sevab, cennet ve cehenneme
dair verdiği haberlere de inanır. Kur'an-ı Kerim'de bin'e yakın ayet-i kerime,
ahireti, tekrar dirilmeyi, mükafat ve mücazatı bildirmektedir, Bu hususta
şüpheye düşen, risalet sahibine, yahud kainatın yaratıcısına, onun kudretine
hatta yalnız bunlara değil, bütün dinlere ve şeriatlerin tümüne şüphe ediyor
demektir.
İnsana, İslama inandıktan sonra, nefsine uymaması, bunun aksine, ahıretini ve
dünyasını düzene sokacak şeylerle uğraşması, kadrini, derecesini, Allah katında
yüceltecek şeyleri düşünüp nefsini ıslah etmesi, ölümden sonra kabir ve hesap
çetinliğini müteakıp, her şey'i iyiden iyiye bilen Allahu Taala'nın manevi
huzuruna nasıl çıkacağını teemmül etmesi, "Kimseden bir karşılık kabul edilmez,
kimsenin kimseye şefaati fayda vermez; onlara yardım da edilmez"(Bakara 123)
ayet-i kerimesiyle anlatılan günden çekinmesi gerektir.
3.4 Adalete İman
Allahü Taala'nın kemale ait bütün sıfatlarının birinin de adalettir.Allahü
Taala'nın adildir, zalim değildir.İtaat edenlere sevab verir, isyan edenleri
cezalandırır. Kullarına, güçlerinden fazla bir teklifde bulunmaz; onlara, hak
ettikleri cezadan fazla da ceza vermez. Çünkü Allahü Taala, herhangi bir vesile
ile güzeli, iyiyi terk edip kötü işi işlemez; çünkü Allahü Taala, güzelin, güzel
ve iyi oluşu, çirkin ve kötünün çirkin ve kötü oluşunu bilir. Bu bilgisiyle de
güzel ve iyi işi yapmaya, kötüyü terk etmeye gücü yeter. İyiyi işlemekle bir
ziyana düşmez ki onu terke muhtaç olsun, nitekim kötüyü de işlemeye bir ihtiyacı
yoktur. Bütün bunlarla beraber O, hüküm ve hikmet sahibidir; işlediği şey,
hikmete uygundur; en mükemmel düzene göredir.
Zulmü ve kötüyü işleseydi, -ki şanı bundan yücedir-, iş, dört şekle dönerdi:
1) O işi, haşa, bilmiyor, kötü olduğunu bilmediğinden yapıyor;
2) Kötü olduğunu biliyor, fakat yapmaya mecbur; terketmeye gücü yetmiyor;
3) Kötü olduğunu bilmekte, onu yapmaya mecbur da değil, ama yapmaya muhtaç;
4) Kötülüğünü biliyor; yapmaya mecbur değil, ihtiyacı da yok; fakat abes
olduğundan yapıyor ve bununla, haşa, kendini tatmin ediyor.
Bunların hepsi de, yüce Allahü Taala'yı haşa noksanlıkla itham eder.Bu yüzden de
O'nun zulümden, kötü ve abes iş işlemekten münezzeh olduğuna inanmamız vaciptir.
Ama müslümanların bazıları, haşa, Allahü Taala'nın kötü işi yapmasını, itaat
edenleri cezalandırmasını, hatta asileri, kafirleri cennete sokmasını caiz
bilmekteler; onlarca kullara, güçlerinin yetmeyeceği işleri de, dilerse,
emredeceğine, bunları terk edenleri cezalandıracağına, kendisinden zulüm ve
cevir gibi şeylerin sudur edebileceğine, hikmete, maslahata uymayan, faydası
bulunmayan işi yapabileceğine, "Yaptığından sorulmaz; onlardır sorumlu olanlar"
(Enbiya 23) ayet-i kerımesini delil getirerek inanmaktalar. Oysa ki Allahü
Taala'nın şanı, bütün bunlardan yücedir ve kitabının muhkem ayetlerinde, "Ve
Allah, kullarına zulmü irade etmez" (Mü’min 31), Ve Allah, fesadı sevmez"
(Bakara 205) , "Ve biz, gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri boş yere
yaratmadık" (Duhan 38) ve "Biz, cinni ve insanları, ancak kulluk etsinler diye
yarattık" (Zariyat 56) buyurarak zulümden, bozgundan münezzeh bulunduğunu, boş,
abes bir şey yapmayacağını beyan buyurmaktadır. "Tenzih ederiz seni, bunu boş
yere yaratmadın." (Ali İmran 191)
3.5.İmamete İman
Ehl-i Sünnet, imamet konusunu İslam'ın inanç esaslarından saymayıp, onun
İslam'ın fer'i hükümlerinden biri olduğunu, imamlarda masumluk, ilahi ilim ve
ilahi tayin gibi şartların gerekmediğini, Hz. Resulullah'tan (saa) sonra imamet
işinin halkın kendi seçimine bırakıldığını ve imametin toplumun tümünün veya
toplumun ileri gelenlerinin seçimi ile veya başka bir yöntemle tahakkuk
bulduğunu savunmaktadır.
Şiada imamet konusu üç açıdan incelenir. İslam hükümeti, İslami ilimler ve
toplumu manevi hayatında irşad edebilmek. Yani Allah Rasulunun (saa) vefatından
sonra imam olacak kişiler hükümeti adil bir şekilde idare edebilmeli ve toplumu
koruyabilmeli, Kur’an’ı, hadisleri kısaca tüm İslami ilimleri doğru ve hatasız
bir şekilde bilerek topluma yön verebilmeli ve toplumu ahlaki bakımdan eğiterek
onların manevi hayatına yön verebilmelidir. Şiaya göre İslami toplumunun bu üç
kanuna zaruri ihtiyacı olduğu için bu konuları ve işleri üstlenen kişi de
Peygamberler gibi Allah indinden tayin olmalıdır.
Şianın imamet inancını açıklayan en güzel sözlerden birisi 8.İmam Ali Rıza (as)
ın şu sözleridir:
“Abdulaziz bin Müslim diyor ki: "Hz. İmam Rıza (a.s) ile birlikte Merv şehrinde
bulunuyorduk. Oraya girişimizin ilk günlerinde cuma günü camide toplandık,
camide imamet konusundan bahsedilip, bu konuda insanların düştüğü derin
ihtilaflardan söz edildi. Bu arada, ben efendime (İmam Rıza'ya (as)) giderek,
insanların bu konuda ne konuştuklarını haber verdim. Bunun üzerine, İmam (a.s)
gülümsedi, sonra da şöyle buyurdu: "Ey Abdulaziz bin Müslim, onlar cahil kalmış
ve görüşlerinde aldatılmışlardır. Allah Teala Peygamberi (s.a.a)'in ruhunu
kabzetmeden önce, onun için dinini kamil kıldı ve her şeyin açıklaması olan
Kur'an'ı ona indirdi. Onda helalı, haramı, hududu ve insanların bütün ihtiyaç
duydukları şeyleri kamil olarak açıklayarak: "...Kitapta hiç bir şeyi eksik
bırakmadık...." (En’am 38) buyurdu. O Hazret'in ömrünün sonlarında olan Haccet-ül
Veda'da ise: "...Bu gün sizin için dininizi kamil kıldım, nimetimi size
tamamladım ve İslam'ın sizin için din olmasına razı oldum...." (Maide 3)
buyurdu. İşte imamet konusu, dinin tamamlanmasındandır.
Hz. Resulullah (s.a.a) da dünyadan göçmeden önce, ümmetine dinin talimatlarını
beyan buyurdu. Yollarını onlara açıkladı. Onları hak yolunun ortasında bıraktı.
Hz. Ali (a.s)'ı onlara bir örnek ve imam olarak tayin edip, ümmetin muhtaç
olduğu hiç bir konuyu açıklamadan gitmedi. Kim, Allah Teala'nın dinini kamil
kılmadığını zannederse, Allah'ın kitabını reddetmiş olur, kim de Allah'ın
kitabını reddederse, onu inkar etmiş olur.
Acaba onlar, imametin değerini ve onun ümmet içerisindeki mevkiini biliyorlar mı
ki, onu seçmek onlara ait olsun?
İmamet makamı, insanların kendi akıllarıyla onu idrak etmelerinden, kendi
düşünceleriyle ona ulaşabilmelerinden veya kendi seçenekleriyle bir imam tayin
etmelerinden çok daha yüksek değere, büyük şana ve yüce mevkie sahiptir.
Allah Azze ve Celle, Hz. İbrahim'i nübüvvet ve halillik makamına seçtikten
sonra, onu; üçüncü bir makam olarak, imamet makamına tayin etti. Bir fazilet
olarak onunla şereflendirdi ve onunla anısını yükselterek: "Ben seni insanlara
imam kılıyorum" (Bakara 124) buyurdu. Hz. Halil (a.s) ise, bunun sevincinden:
"Benim zürriyetimden de" dedi. Allah Tebareke ve Teala ise: "Benim ahdim
zalimlere ulaşmaz" cevabını verdi. Böylece bu ayet-i kerime, kıyamet gününe
kadar, bütün zalimlerin imametini batıl kılıp, bu makamı seçkin insanlara
bıraktı.
Sonra Allah Teala, Hz. İbrahim'i yüceleyerek, seçkinlik ve taharet ehli
kimseleri onun neslinde karar verdi ve şöyle buyurdu: "Ve biz ona İshak'ı ve
Yakub'u bir hediye olarak bahşiş ettik ve hepsini salih insanlardan karar
kıldık. Ve biz onları bizim emrimizle hidayet eden imamlar kıldık. Onlara hayır
işler yapmalarını, doğrudan namaz kılmalarını ve zekat vermelerini vahyettik ve
onlar bize ibadet edenlerdi." (Enbiya 72)
Böylece bu makam, onun zürriyetinde devam ede geldi. Asırdan asra, onu
birbirlerinden miras alıp gidiyorlardı. Ta ki, Allah Celle ve A'la bu makamı,
Hz. Nebiyy-i Ekrem (s.a.a)'e miras olarak ulaştırarak: "İbrahim (a.s)'a en evla
olanlar; ona uyanlar, bu Nebi ve iman getiren kimselerdir. Allah mü'minlerin
velisidir" (Ali İmran 68) buyurdu.
O halde, imamet makamı o Hazret'e özgü idi. O Hazret de Allah Teala'nın emriyle,
Allah Teala'nın ona çizip farz kıldığı şekilde, onu Hz. İmam Ali (a.s)'a bıraktı
ve sonra da, Allah Teala'nın: "Ve kendilerine ilim ve iman verilen kimseler,
onlara derler ki: "Allah'ın kitabında kıyamet gününe kadar bırakıldınız..." (Rum
56)
kavli gereğince, o Hazret'in kendilerine ilim ve iman verdiği seçilmiş
zürriyetine ait oldu. Dolayısıyla, kıyamet gününe kadar o, yalnızca Hz. Ali
(a.s)'ın evlatlarında olacaktır. Çünkü Hz. Muhammed'den sonra artık bir
peygamber yoktur. Öyleyse, bu cahiller onu nasıl seçebilirler?!
İmamet peygamberlerin makamı, vasilerin mirasıdır. İmamet Allah’ın ve Rasulu’nun
(as) hilafetidir.Hz.Ali’nin (as) makamı, Hasan ve Hüseyin’in (as) hilafetidir.
İmam dinin ipi,Müslümanların nizamı, dünyanın salahı ve mü’minlerin
izzetidir.İmam İslam’ın gelişen kökü,yücelen dalıdır. İmamla
namaz,zekat,oruç,hac ve cihad kamil olur, ganimet ve sadakalr çoğalır, had ve
ahkam uygulanır,hudut ve sınırlar korunur.
İmam,Allah’ın helalini helal,haramını da haram kılar,şer’i cezaları
uygular,Allah’ın dinini savunur, (halkı) hikmet, güzel öğüt ve açık delillerle
Allah’ın yoluna davet eder. İmam, gözlerin göremeyeceği ve ellerin ulaşamayacağı
bir ufukta doğup, ışınlarını aleme saçan güneşe benzer.
İmam, ışık saçan dolunay, parlak kandil, açık nur, karanlıklar ortasında hidayet
yıldızı, şehirlerin ve çöllerin yol gösteren kılavuzu ve helak olmaktan kurtaran
bir kurtarıcıdır.İmam, yüksek tepede yanan bir ateştir, ısınmak isteyene
sıcaklık bahşeder. Tehlikeli yerlerde kılavuzdur, ondan ayrılan helak olur.İmam,
yağmur yağdıran bulut, bol sağanak yağmur, ışık saçan güneş, kapsayıcı gölgesi
olan gök, döşenmiş yer, bol-bol suyu olan pınar, selin bıraktığı göl ve yerin
yeşerttiği yeşilliktir.İmam, yumuşak huylu arkadaş, şefkatli baba, ikiz kardeş,
küçük yavrusuna iyilik yapan anne ve kara günlerde kulların sığınağıdır.İmam,
Allah'ın, yeryüzündeki ve mahlukatı arasındaki emini, kullarına hücceti ve
şehirlerindeki halifesidir. (Halkı) Allah'a çağıran ve O'nun belirlediği
sınırları savunandır.İmam, günahlardan tertemiz kılınan, ayıplardan arındırılmış
olan, özelliği ilim, nişanesi hilim olan, dinin düzeni, Müslümanlar'ın izzeti,
münafıkların öfkesi ve kafirlerin yok edicisidir.İmam, zamanın yeganesidir.
Hiçbir kimse onun makamına ulaşamaz, hiçbir alim onun dengi olamaz. Onun bedeli,
misli ve eşi bulunmaz. Bağışlayan Allah'ın fazlı ile, talep ve kesbe
dayanmaksızın, bütün faziletleri taşır. Durum böyle iken; kim, İmam'ı
tanıyabilir veya özelliklerinin özüne ulaşabilir?
Heyhat, heyhat! İmam'ın makamlarından veya faziletlerinden birini tarif etmekte
akıllar yitmiş, zihinler şaşkınlığa düşmüş, beyinler hayran kalmış, hatipler
aciz olmuş, şairler yorulmuş, edipler acze düşmüş, fasihler yorulup
güçsüzleşmiş, bilginler susup kalmış, hepsi acz ve güçsüzlüğünü itiraf etmiştir.
Şu halde, onu bütünüyle anlatmak, olduğu gibi nitelemek nasıl mümkün olur? Kim,
onun yerine geçebilir veya ona olan ihtiyacı giderebilir? Bu nasıl mümkün olur?
Oysa İmam, yıldızlar gibi kendisine ulaşmak isteyenlerin elinden ve
niteleyenlerin nitelemesinden uzaktır.
Bunlar, bu makamın Resulullah sallallahu aleyhi ve alih'in Ehl-i Beyti'nden
başkasında bulunacağını mı zannediyorlar? Andolsun, Allah'a, nefisleri onları
aldatmış ve onları yanlış arzulara sevk etmiştir. Onlar, sarp ve kaygan olan
yüksek bir yere çıkmak istemişler de, ayakları kayarak uçuruma
yuvarlanmışlardır. Kendilerince bir imam seçmek istemişler, oysa imam seçmek
nerede onların işi olabilir? İmam, cehaletten uzak alim, hile yapmayan yönetici
ve nübüvvet madeni olmalıdır. Nesebiyle ayıplanmamalı ve soy sop sahibi hiçbir
kimse onunla boy ölçüşememelidir. Kureyş kabilesinden, Haşimi soyundan ve
Peygamber ailesinden olmalı; şereflilere şeref vermelidir. Abdülmenaf neslinden
gelmelidir. Coşkun ilme ve kamil hilme sahip, işleri yürütebilen, siyaset bilen,
riyasete layık, itaati farz olan, Allah'ın emrini ayakta tutan ve Allah'ın
kullarının hayrını isteyen biri olmalıdır. Allah, peygamberleri ve onların
vasilerini (Allah'ın selatı onlara olsun) muvaffak eder, onları sebatlı kılar,
başkalarına vermediği gizli ilim ve hikmetlerden onlara verir. İlimleri,
zamanlarındaki bilginlerin ilminin üstünde olur. Allah Teala buyurmuştur ki:
"Hakka ulaştıran mı uyulmaya daha layıktır, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça
kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?" (Yunus
35)
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet
verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri
ibret alır." (Bakara 269)
Talut'un kıssasında da şöyle buyurmuştur: "...Şüphe yok ki, Allah onu, sizin
içinizden seçkin kıldı ve onu bilgi ve vücutça sizden üstün yaptı. Allah,
mülkünü dilediğine verir." (Bakara 247)
Davut (a.s)'ın kıssasında da şöyle buyurmuştur: "Davut Calut'u öldürdü. Allah da
ona mülk (saltanat) ve hikmet ihsan etti ve ona dilediğinden öğretti." (Bakara
251)
Resulü'ne de şöyle buyurmuştur: "Allah, sana kitabı ve hikmeti indirdi. Sana
bilmediğin şeyleri öğretti ve Allah'ın senin üzerindeki fazlı (lütuf ve ihsanı)
pek büyüktür." (Nisa 113)
Hz. Peygamber (s.a.a)'in Ehl-i Beyt'i, itreti ve soyundan olan İmamlar hakkında
da şöyle buyurmuştur: "Yoksa onlar, Allah'ın kendi fazlından insanlara
(Peygamber Ehl-i Beyt'ine) verdikleri şeyler için onlara haset mi ediyorlar?
Doğrusu biz İbrahim'in soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir mülk
(saltanat) de ihsan ettik. Böylece onlardan kimi ona inandı, kimi de ona sırt
çevirdi ve çılgın ateş olarak cehennem onlara yeter." (Nisa 53,54) Allah Azze ve
Celle bir kulu, kullarının işini yönetmek için seçtiğinde bu iş için onun
göğsünü genişletir, hikmet çeşmelerini kalbine yerleştirir, ona ilim ilham eder.
Artık bundan sonra hiçbir sorunun cevabında aciz kalmaz, onda doğrudan şaşmaz.
O, masumdur; daima ilahi tevfik, sebat ve teyitten yararlanarak, hata, sürçme ve
çirkinlikten emin olur. Allah bu özellikleri, kullarına üstün hücceti ve
yaratıklarına şahidi olsun diye, ona tahsis kılar. Bu Allah'ın bir fazlıdır,
dilediğine verir, Allah gerçekten büyük fazıl sahibidir.
Acaba onların böyle birini tanımaya güçleri yeter mi ki, onu seçsinler? Veya
onların seçtikleri kimseler, bu özellikleri taşıyabilir mi ki, onu öne
geçirsinler?
Andolsun Allah'ın Beyti'ne ki, onlar haktan çıkmışlar ve bilmiyorlarmışçasına
Allah'ın Kitabı'nı sırtlarına atmışlardır. Oysa, hidayet ve şifa Allah'ın
Kitabı'ndadır. Onlar O'nu bırakıp, kendi heva ve heveslerine uymuşlardır. Allah
da onları kınamış ve onları gazap ve helaketin beklediğini belirterek şöyle
buyurmuştur: "Allah'tan bir hidayet olmaksızın, kendi heva ve heveslerine
uyanlardan daha sapık kim olabilir? Allah zalim bir kavmi hidayet etmez." (Kasas
50)
Yine şöyle buyurmuştur: "..Yazıklar olsun onlara, Allah onların amellerini
saptırmıştır." (Muhammed 8)
Yine buyurmuştur: "Bu Allah katında ve iman edenlerin nezdinde en büyük suçtur.
İşte Allah her kibirli ve tuğyankar kalbi böylece mühürler." (Mü’min 35)
Allah'ın selatı ve çoklu selamı Muhammed'e ve onun Ehl-i Beyt'ine olsun."
Uyumlu bir şekilde yaşayan bir toplumun,devletin ,şehrin hatta birkaç kişiden
oluşan bir ailenin başkanı olmadan sosyal hayat devam edemez ve bu başkan
şahıslara hakim olur ve onları kendi görevlerine sevkeder.Yoksa toplum kısa
sürede bölünüp yok olur. Buna göre toplumun bekasını düşünen her başkan, geçici
veya devamlı olarak toplumdan ayrılmak isterse kendi yerini boş bırakıp toplumun
bölünmesine göz yummaz. Emri altında birkaç kişi çalıştıran bir kimse yerinden
birkaç saatliğine bile ayrılsa yerine birini tayin eder,diğerlerinin ona
müracaat etmesini ister.
İslam fıtrat üzere kurulu bir dindir.Allah Rasulu’nun (saa) bu dinin birliği
için verdiği önem inkar edilemez. Peygamber Efendimiz (saa) İslamın hakim olduğu
yerlerde birliğe önem verdi. İslam’a dahil olan şehirlere valiler tayin etti.
Hatta cihada giden ordulara birkaç tane komutan tayin etti.Kendiside Medine’den
birkaç saatliğine bile ayrılacağı vakit yerine birini bırakmadan ayrıldığı vakii
değildir.Aşağıda Peygamber Efendimiz’in (saa) Medine’den ayrılacağı zaman yerine
tayin ettiği kişilerin listesi vardır.
RASULULLAH’IN (S.A.A.) MEDİNE’DE KENDİ YERİNE GEÇİRDİĞİ ŞAHISLAR
HİCRETİN 2. YILI
1. Rasulullah (s.a.a) , Kureyş kervanına saldırmak için Veddan ve Ebva’ya kadar
ilerledi. 15 gün boyunca Medine’ye kendi yerine Sa’d b. Ubedeyi bıraktı.
2. Bevat Gazvesinede Sa’d b. Muaz’ı yerine bıraktı.
3. Zeyd b. Haris’i Medine’de yerine bırakarak Medine etrafına baskın yaparak
mallarını çalan Kurz b. Cabir Fahri’yi takip etti.
4.Zul-Aşire Gazvesinde Ebu Seleme el-Mahzumi’yi yerine bıraktı.
5.Bedr-i Kübra Gazvesinde İbn Ümmi Mektumu yerine 19 gün süreyle bıraktı.
6.Beni Kaynuka Gazvesinde Ebu Lubabe Ensari’yi Medine’de yerine bıraktı.
7.Sevik Gazvesinde Ebu Lababe’yi Medine’de kendi yerine bıraktı.
HİCRETİN 3. YILI
8. Kerkeret-ul Kudr Gazvesinde İbn Ummü Mektumu yerine bıraktı.
9.İbn Ummü Mektumu 10 gün yerine bırakarak Selim Oğullarını takip etmekiçin
Feran Gazvesinde Medine’den çıktı.
10.Zi Emer Gazvesinde Osman b.Affan’ı yerine 10 gün süreyle bıraktı.
11. Uhud Gazvesinde İbn Ummü Mektum’u bir gün süreyle kendi yerine bıraktı.
12. Hemra-ul Esed Gazvesinde İbn Ummü Mektum’u yerine 3 gün bıraktı.
HİCRETİN 4. YILI
13.Beni Nadir Gazvesinde 15 gün boyunca İbn Ummü Mektum’u yerine bıraktı.
14.Üçüncü Bedir Gazvesine 16 gün yerine Abdullah b. Revaha’yı bıraktı.
HİCRETİN 5.YILI
15.Zatur-Rika Gazvesinde 15 gün Osman b. Affan’ı Medine’de yerine bıraktı.
16.Dumetul- Cendel Gazvesinde İbn Ummü Mektum’u birkaç gün yerine bıraktı.
17.Beni Mustalik Gazvesinde Zeyd b. Harise’yi yerine bıraktı.
18.Hendek Gazvesinde İbn Ummü Mektum’u yerine bıraktı.
19.Beni Kurayza Gazvesinde 15 gün boyunca Ebu Rahm Gıfari’yi yerine bıraktı.
HİCRETN 6. YILI
20.Beni Leyhan Gazvesinde İbn Ummü Mektum’u 14 gün boyunca kendi yerine bıraktı.
21. İbn Ummü Mektum’u 5 gün yerine bırakarak Zi Garad Gazvesine gitti.
22. Hudeybiye Gazvesinde İbn Ummü Mektum’u yerine bıraktı.
HİCRETİN 7. YILI
23.Hayber Gazvesinde Siba b. Urtufe’yi Medine’de yerine bıraktı.
24. Umret-ul Gaza için Medine’yi terk ederken yine Sibq b. Urtufe’yi yerine
bıraktı.
HİCRETİN 8. YILI
25.Mekke’nin fethinde Ebu Rahm Gıfari’yi yerine bıraktı.
26.Huneyn Savaşında yerine Ebu Rahm Gıfari’yi bıraktı.
27.Tebuk Savaşında Hz. Ali ‘yi (as) yerine bıraktı.
İşte şia diyor ki bu delillere göre Peygamber Efendimizin (saa)yerine halife
tayin etmeyip Müslümanları başı boş terk ederek vefat etmesi düşünülemez. Hiçbir
şehri valisiz bırakmayan, hiçbir orduyu komutansız bırakmayan, Medine’den birkaç
saatliğine bile ayrılsa geride kalanları asla valisiz bırakmayan, vefatından
sonra ortaya çıkacak fitne ve belaları birçok hadisinde açıklayan
Peygamberimiz’in (saa), kendisinden hemen sonra meydana gelecek çok büyük
olaylardan gaflet etmesi veya onlara özen göstermemesi düşünülebilir mi? En ufak
ve doğal yemek içmek gibi konulara müdahale edip yüzlerce emir veriyor da bu
kadar değerli ve önemli, ümmetin parçalanmasına, dağılmasına yol açabilecek bir
konuda susup yerine halife tayin etmiyor mu?
Eğer Peygamber Efendimiz (saa) halife seçimini ümmete bıraksaydı, bu konuda
yeterli derecede dusturlar vermesi gerekmez miydi? Halbuki böyle bir emirden ve
nebevi açıklamadan hiçbir haber yoktur.Eğer var ise Hz.Ebubekir vasiyetle
Hz.Ömer’i yerine bıraktı.Hz.Ali’de (as) yerine oğlu Hz.Hasan’ı (as) bıraktı.
Muaviye, İmam Hasan’ı (as) barıla mecbur edip hilafeti ele geçirdi. Sonraki
halifeler döneminde İslamın özen gösterdiği hükümler önemsenmedi.
İşte şia Kur’an’ın bazı hükümlerini ve Rasul-u Ekrem’in (saa) açık ve sarih
hükümlerini düşünerek şu sonuca varıyor ki; Allah ve Rasulu (saa), imamet
konusunda ümmetin nasıl hareket edeceğini, kimlere uyması gerektiğini ve
uyulacak kişilerin özellilerini açıklamışlardır.Şimdi bu konudaki kısaca Kur’anî
ve nebevi emirlere kısaca değinelim.
1-Velayet Ayeti (Maide 55)
Ali'nin (a.s) velâyet ve rehberliğine delalet eden ayetlerden birisi "Velâyet"
ayetidir, ayette yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Sizin veliniz, ancak Allah,
O'nun Resulü ve namaz kılan ve rüku hâlinde iken zekât veren müminlerdir." (Maide
55) Ayetin sonu meallerde genellikle “rukü eden ve zekat veren mü’minlerdir”
şeklinde yazılır. Halbuki “ve hum rakiun” kelimesi hal bildirir. Yani zekat
verirken ki durumdan bahseder. Doğru meal şöyledir.”rukü halinde zekat
verirler.” İslam hükümleri arasında rukü halinde zekat vermek gibi bir ibadet
yoktur ki bu ayet ümmetin geneline şamil olsun . Bunun özel bir şahıs ve özel
bir durum için nazil olması gerekir. Bu ayet Şia ve Sünni rivayetlerine göre Ali
(a.s) hakkında nazil olmuştur. Ayetin iniş hikayesi, tarih, tefsir ve rivayet
kitaplarında nakledildiğine göre şöyledir: Bir gün fakir birisi, mescitte
halktan yardım isteğinde bulundu. Ali (a.s) namazda rüku halindeyken yüzüğünü
ona sadaka olarak verdi. O sırada bu ayet Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Hz.
Peygamber'e (s.a.a) evindeyken vahyoldu. Allah Resulü (s.a.a) mescide doğru yol
alırken ayeti kendi kendine tilavet ediyordu. Ashapdan bir kısım da onu
işittiler; mescide ulaştıklarında Hazret sordu: Acaba birisi rüku halindeyken
sadaka mı vermiş? Fakir adam yüzüğü Allah Resulü'ne (s.a.a) göstererek şöyle
dedi: Bu sadakayı, namaz kılan şu şahıs namazda rüku halindeyken bana bağışladı;
bende yüzüğü onun parmağından çıkardım. Aniden ashabın tekbir sesleri yükselmeğe
başladı ve Allah Resulü (s.a.a), böyle bir şahsın kendisinden sonra müminlerin
veli ve koruyucusu olarak tayin edildiği için hamd ve şükür ettiler.
Bu ayetin bu anlamda kullanılamayacağı, ayette mü’minlerin genelinin
kasdedildiği, “veli” kelimesinin “velayet/yöneticilik/imamet” anlamında değil
sadece ”dost” anlamında kullanılmış olabileceği,”mü’minler” kelimesinin çoğul
olduğu ve tek bir şahıs hakkında kullanımının doğru olmayacağı, gibi bir çok
itirazlar ileri sürülebilir. Bunların tek tek cevaplanması; birincisi, bu yazıyı
yazmamızın amacına uygun değildir.Çünkü amacımız şiayı tartışmak,şia hakkında
başkalarını ikna etmek değil şiayı tanıtmaktır.İkincisi bu ayete ve ileride
sunacağım ayetlere yapılabilecek her bir itirazın burada cevaplanması sayfalar
dolusu yazıyı gerektirir.
2-Tathir Ayeti (Ahzab 33)
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Allah, sadece siz Ehlibeyt'ten her türlü pisliği uzak tutmayı ve sizi tertemiz
kılmayı ister." (Ahzab 33)
Hadis tarihini inceleyenler bu ayetin belli insanlarla ilgili olduğunda şüphe
etmez. Bunlar, Hz. Peygamber (s.a.a), Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'dir. Hepsine
Allah'ın selâmı olsun.
Ahmed, Müsned'inde Ümmü Seleme'den şöyle rivayet ediyor:
"Allah Resulü (s.a.a) Fatıma'ya (s.a) şöyle buyurdu: "Eşini ve iki evladını bana
getir." Fatıma (s.a) onlarla birlikte Allah Resulü'nün (s.a.a) huzuruna geldi.
Allah Resulü (s.a.a) bir kisayı (örtü) onların üstüne attı. Sonra mübarek
ellerini onların üzerine bıraktı ve şöyle dedi: Ey Allah'ım! Bunlar Al-i
Muhammed'dirler. Öyleyse selam ve bereketini Muhammed ve Al-i Muhammed üzerine
kıl; çünkü sen Hamid ve Mecid'sin. Ümmü Seleme şöyle devam ediyor: "Ben örtüyü
kaldırarak onlara katılmak istedim. Allah Resulü örtüyü çekerek şöyle buyurdu:
Sen hayır üzeresin."
Tathir ayetinden Hz.Peygamber,Hz.Ali,Hz.Fatıma,Hz.Hasan,Hz.Hüseyin (selamullahi
alehim) kasdedilmiştir.Ayetin başında “innema” hasr edatının kullanılmasıyla
Allah’ın kötülükten,günahtan uzaklaştırma iradesini bu insanlarla sınırlamıştır.
Merhum Allame Tabatabai değerli el-Mizan tefsirinde şöyle der:
""Rics"den maksat, nefsani bir algılayış ve kalbin batıl inanışlarla veya kötü
amellerle ilgili olmasından kaynaklanan duygusal bir etkilenimdir. Pisliğin
giderilmesi ise (ki er-rics kelimesinin başındaki "elif-lam" takısı cins ifade
eder) hak inançtan ve salih amelden sapma sonucu nefiste oluşan her türlü pislik
biçimini, görüntüsünü gidermek demektir. Dolayısıyla ilâhi masumiyetle örtüşen
bir durumdur. Masumiyet ise, insanı batıl inanışlardan ve kötü amelden koruyan,
nefsani, manevi, ilmi bir şekil, bir mekanizmadır." (El-Mizan C.16)
"Tathir"sözcük, Kur'ân-ı Kerim'de itikadi ve nefsani melekeler, amel ve davranış
temizliği bağlamında kullanılmıştır. Ayrıca kalpte belirginleşen temizlik, Allah
dışındaki her şeyden ve nefsani bağlılıklardan arınmakla gerçekleşir ki, bu da
masumluktan başka bir şey değildir.
Bu ayet mucibince şia Ehl-i Beyt’in (as) masumluğuna/ismetine inanır.Buradan
şianın Ehl-i Beytin peygamberliğine inandığı gibi bir sonuç
çıkarılmamalıdır.Şiaya göre paygamber olmayan bazı insanlarda masum
olabilir.Mesela Kur’an’ın bildirdiğine göre Hz.Meryem(sa) de peygamber olmadığı
halde masum, günahsız bir insandı. “Bir vakit melekler dedilerki: Ey Meryem,
Allah seni seçti,seni tertemiz kıldı ve seni kadınlar aleminin üzerine
seçti”(Ali İmran 42)
Bu ayete göre (Ahzap 33) imam, peygamber olmadığı halde peygamberin misyonuna
sahip olduğu için masumiyet sıfatına sahiptir ve bu özelliklik Ehl-i Beyt’e
hastır.Yine bu görüşe şu itirazlarda bulunulabilir.Ayette Peygamber Efendimizin
(saa) hanımları kasdedilmektedir, Allah her insanın temizliğini, günahlardan
arınmasını istediği gibi Ehl-i Beytin de günahsızlığını ister.Bu bakımdan Ehl-i
Beytin diğer insanlardan farkı yoktur.”rics”ten maksat günahsızlık değildir
….gibi itirazlarda bulunulabilir. Yine çok uzun olacağı için bu itirazlara
burada cevap yazmak mümkün değildir. Şianın bu itirazlara verdiği cevapları,
sizlerin araştırmasına bırakıyorum.
3-Tebliğ Ayeti (Maide 67) ve Gadir-i Hum Olayı
Yüce Allah Maide Suresinin 67. ayetinde şöyle buyurur: ”Ey Peygamber Rabbinden
sana indirileni tebliğ et.Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış
olursun.Allah seni insanlardan korur.Şüphe yok ki Allah kafirler topluluğuna
hidayet etmez.”
Bazıları, bu ayet sanki risaletin ilk günlerinde nazil olmuş gibi düşünerek,
Allah’ın Rasulden (saa) tebliğ etmesini istediği hususun İslamın geneli olduğunu
kanaatine varmışlardır. Oysaki ayet Peygamber Efendimizin (saa) ömürlerinin son
günlerinde nazil olmuştur. İslamın tüm hükümlerini insanlara tebliğ ettikten, bu
uğurda onlarca savaşlar yaptıktan sonra ömrünün son günlerinde böyle sert bir
üslupla bir ayetin gelmesi manidardır. Dolayısıyla ayet İslamın genel
hükümlerine yönelik olamaz. İslam hadis ve tarih kaynakların belirttiğine göre
bu ayet Peygamber Efendimiz (saa) veda haccından dönerken nazil olmuştur. Bu
ayet nazil olduğunda Peygamber Efendimizin (saa) hac kafilesini Gadr-i Hum
mevkinde durdurmuş ve 120 veya 150 bini aşkın sahabinin cayır cayır yanan çöl
kumlarını üzerinde burada toplanması beklemiştir.
Hava aşırı sıcaktı. Halk hırkasının bir kısmını başına, diğer kısmını ise
altlarına attılar. Hz. Peygamber'in (s.a.a) dinlenmesi için de bir çadır
hazırladılar. Öğle ezanı okundu. Peygamber (s.a.a) refakatindekilerle birlikte
ağacın gölgesi altında öğle namazını eda ettiler. Namazdan sonra develerin
cihazlarıyla yüksek bir yer yaptılar. Hz. Peygamber (s.a.a) yüksek bir sesle,
herkesin dikkatini üzerine çekti ve şu şekilde konuşmaya başladı:
"Hamd, Allah'a (c.c) mahsustur. Sadece O'ndan yardım diliyoruz. İmanımız ve
tevekkülümüz O'nadır. Kötü
ve yanlış amellerimizden O'na sığınırız. Yolunu kaybedenlere O'ndan başka
sığınak yoktur. O'nun yol gösterdiği, hiçbir zaman yolunu kaybetmeyecektir.
O'ndan (c.c) başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna
tanıklık ederim. Allah'a (c.c) övgü ve O'nun birliğine şahadetten sonra şöyle
derim: Ey halk! Rahman ve bilen Allah (c.c), bana ömrümün sonlarına yaklaştığımı
haber vermiştir. Bir an önce Allah'ın davetini yerine getirip ebedi yere
gideceğim. Ben ve siz üzerimize olan miktarda sorumluyuz. Şimdi sizin düşünceve
görüşünüz nedir? Halk şöyle dedi: "Biz tanıklık ederiz ki sen Allah'ın(c.c)
mesajını ulaştırdın; bize nasihattan ve vazife yolunda telaştan kaçınmadın;
Allah (c.c) sani en iyi şekilde mükâfatlandırsın." Sonra şöyle buyurdu: "Acaba
siz Allah'ın (c.c) birliğine ve Muhammed'in (s.a.a) O'nun kulu ve elçisi
olduğuna şahadet etmiyor musunuz? Acaba cennetin, cehennemin, ölümün, kıyametin
şüphe götürmez olduğuna ve Allah'ın (c.c) ölüleri dirilteceğine ve bunların
hepsinin doğru olduğuna ve bunlara inandığınıza tanıklık etmiyor musunuz?" Hep
birlikte "Evet bu gerçeklere tanıklık ediyoruz." Dediler Hz. Peygamber (s.a.a)
şöyle devam etti: "Ey Allah'ım! Tanık ol. Sonra vurgulu bir şekilde şöyle
buyurdu: "Şüphesiz öteki diyara intikal etmek ve havuzun kenarına ulaşma
hususunda sizden öne geçeceğim. Siz havuzun kenarında benim huzuruma
geleceksiniz. Havzumun genişliği Sa'na ile Basra arası kadardır. Onda yıldızlar
kadar gümüşten kadeh ve bardak vardır. Düşünün ve dikkatli olun ki rihletimden
sonra sizin aranızda iki değerli şey bırakacağım: Bakalım onlarla nasıl muamele
edeceksiniz?" Bu sırada halk dedi ki: "Ey Allah Resulü (s.a.a), o iki değerli
şey nedir?" Şöyle buyurdu: "İki emanetten büyük olanı, Allah'ın
(c.c) kitabıdır ki bir tarafı Allah'ın (c.c) elinde, diğer tarafı ise sizin
elinizdedir. Öyleyse onu sıkı tutun ve elden bırakmayın, böylece yolunuzu
kaybetmeyin. Küçük olanı itretimdir/Ehl-i Beytimdir. Gerçekten bilen ve rahmetli
Allah (c.c), bu ikisinin havuz başında benim huzuruma gelinceye kadar
birbirinden ayrılmayacağını bana haber verdi. Ben, bunu Allah'ımdan (c.c)
diledim. Öyleyse bu ikisinden öne geçmeyin ve o ikisini izlemede geri kalmayın
ve ihmalkarlık etmeyin ki helak olursunuz." Sonra Ali'nin (a.s) elini tuttu ve
kaldırdı; o kadar ki koltuğunun altının beyazlığı gözüktü. Halk onu gördü ve
tanıdı. Resulullah, sözlerine şöyle devam etti: "Ey halk, ben her mümin için,
kendi nefsinden evla değil miyim?" Halk "Allah ve Resulü daha iyi bilir."
karşılığını verdi. Hazret buyurdu ki: Şüphesiz Allah (c.c) benim mevlamdır ve
ben müminlerin mevlasıyım ve onlara kendi nefislerinden evla ve daha
öncelikliyim. Öyleyse ben kimin mevlası isem Ali onun mevlasıdır."
Ahmed b. Hanbel'in dediğine göre, Hz. Peygamber (s.a.a) bunu dört defa
tekrarladı. Sonra elini dua için açtı ve şöyle buyurdu: "Ey Allah'ım, onu seveni
sev ve ona düşmanlık edene düşman ol. Dostlarına yardım et ve alçak düşürmeye
çalışanı alçalt. Onu, hakkın mizanı, mihveri ve ölçüsü karar kıl. Sonra
Peygamber (s.a.a) şunları ekledi: "Hazır olanlar, hazır olamayanlara bunu
iletsin." Topluluk dağılmadan önce vahiy emini bu ayeti Hz. Peygamber'e (s.a.a)
nazil etti:
"Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım, size din olarak
İslâm'a razı oldum." (Maide 3)
Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.a) Allah-u Ekber nidasıyla, dinin ikmaline ve
nimetin itmamına ve Allah'ın (c.c) O'na verdiği risalet ve Ali'ye (a.s) verdiği
velâyete olan rızasından ötürü şükretti. Hazır topluluk, bu arada Şeyheyn (Hz.Ömer
ve Hz. Ebu Bekir) Emirü'l-Müminin'e şöyle tebrik dediler: "Kutlu olsun! Kutlu
olsun! Sen ey Ebu Talib'in oğlu benim ve her erkek ve mümin kadının mevlası
oldun."
İbn Abbas dedi ki: "Allah'a (c.c) andolsun ki, Ali'nin (a.s.) velâyeti herkese
farz oldu."
Hassan b. Sabit dedi ki; Ey Allah Resulü, Ali için birkaç şiir okumama izin ver.
Peygamber buyurdu: Oku, Allah'ın bereket ve uğuruyla. Hassan ayağa kalkarak
şöyle dedi: "Ey Kureyş'in büyükleri, İslâm Peygamberi'nin (s.a.a) huzurunda
kesinleşen velâyet hakkındaki şiirlerimi beyan ediyorum." dedi ve şiirlerini
okumaya başladı.
"Gadir Günü Peygamberleri haykırıyordu onlara
Hum mıntıkasında ve nebi ne değerli haykırıcı idi!...
Peygamber kalk ya Ali buyurdu.benden sonra imam olarak
Doğru yolu göstermek üzere seni seçtim
Senden razı oldum,Kimin mevlası isem,
Bu onun mevlasıdır…” Hassanın bu şiirini Suyuti de dahil olmak üzere 11 Ehli
Sünnet alimi ve 26 şia alimi rivayet etmiştir.
Bütün İslâm ümmetinin görüş birliğiyle kabul ettiği Gadir olayını kısaca
anlattık. Söylenmesi gereken nokta şu ki; dünyanın hiç bir yerinde bu isim ve
özellikte başka bir olayın gerçekleştiği söylenmemiştir.
Bu olayı İbni Mace,Tirmizi,Nesei,Ahmet b. Hanbel, M 9.yüzyıldan,M.19.yüzyıla
kadar gelen otuzu aşkın muhaddsi Salebi, Vahidi,Kurtubi,Kaadi,Beyzavi,Fahreddin
Razi gibi ondört mufessir,Taberi,İbni Kuteybe,İbni Kesri,Suyuti gibi yirmi dört
tarihçi,Teftazani,Ali KUşçi gibi yirmi yedi kelamcı kitaplarına almışlar,
ashaptan yüz on tabiinden seksen dört kişi rivayet etmiştir. Bütün bu andığımız
kişiler Ehl-i Sünnet alimleridir.
Burada yapılan en önemli itiraz “Ben kimin mevlası isem Ali’de onu mevlasıdır”
cümlesindeki “mevla” kelimesinin “velayet/imamet” anlamında kullanılamayacağı,
“mevla” kelimesinin “dost/yardımcı” anlamında kullanılmış olabileceğidir.
120 bini aşkın insanı çölün sıcak kumlarında bekletip “Ali sizin dostunuzdur”
gibi bir sözün söylenmesi ne kadar ciddi olabilir. Bundan daha önemlisi “Ben
size nefislerinizden daha evla değil miyim?” diye sorarak, insanları Ahzap
Suresinin 6. ayeti olan “Şüphesiz ki peygamber mü’minlere nefislerinden daha
evladır” ayetine vurgu yapmıştır.(Bu ayet hakkında Ehl_i Sünnet tefsirlere
bakınız) Adeta bu ayetteki evla kelimesinden ne anlıyorsanız “Ali sizin
mevlanızdır” cümlesindeki mevladan da onu anlayın demek istemiştir. “Allah benim
mevlamdır.Bende sizin mevlanızım” diyerek “Ali de sizin mevlanızdır.”cümlesindeki
“mevla” kelimesine hazırlık yapmıştır.Yani Allah’ın benim mevlam olmasından neyi
anlıyorsanız, benim de sizin mevlanız olmamdan neyi anlıyorsanız,aynı anlamda
Ali de sizin mevlanızdır, buyurmuştur. Yine Hassan b. Sabitin okuduğu yukarıdaki
şiiri de bu olayın nasıl yorumlanması gerektiği hakkında ipucu vermektedir.
Kısaca Gadir-i Hum olayı ile Peygamber Efendimiz (saa), kendisinden sonra imam
olacak şahsı tüm insanlara açık bir şekilde tebliğ etmiş, bu olayın orada
olmayanlara da aktarılmasını emretmiştir.
4- Ulu-l Emr Ayeti (Nisa 59)
“Ey iman edenler,Allah’a itaat edin,Rasul’e ve sizden olan ulu-l emre itaat
edin” (Nisa 59)
Bu ayette Cenab-ı Allah, kendisine itaatla, Rasul’e ve ulul emre itaati
birbirinden ayırmış ve Rasul’e itaatla ulul emre itaati birleştirmiştir. Rasul
ve ulul emre itaati aynı saymış,ulul eme itaatte bir sınır koymamış, onlara
mutlak itaati farz kılmıştır.Eğer ulul emre itaatte bir kayıt olsaydı, onu Allah
bize bildirirdi. Allah,ululemre itaatten daha az önemli olan ana-babaya itaati
hemen kayıt altına almıştır.”eğer onlar bana ortak koşmam için uğraşırlarsa
onlara itaat etme” (Lokman 15) Allah ana-babaya itaati farz kılmış, ama
itaatinde şartlarını bildirmiştir.Çünkü ana-baba her zaman doğruyu
emretmeyebilir. Ulul emr de eğer yanlışı, günahı emretseydi Allah onlara itaatin
sınırlarını söylerdi. Bazıları “minkum/sizden” edatının ulul emre itaati
sınırlandırdığı kayıt altına aldığını düşünmüşlerdir.Oysa ki “minkum/sizden”
kelimesi itaati değil ulul emri kayıt altına alır. Tıpkı “O Allah ki ümmiler
içinde kendilerinden bir rasul gönderdi…” (Cuma 2) ayetindeki “minhum/onlardan”
kelimesinin Rasule itaati kayıt altına almayıp,Rasulun bizden biri, bir beşer
olduğunu söylediği gibi.Ulul emre itaatin mutlak oluşu onların günahtan ve
hatadan beri olduğunu gösterir.Çünkü eğer ulul emr hata yapabilecek günahkar
kimseler olsaydı, Allah onlara kesin/mutlak itaati emretmezdi.
Peki günahsız olan birden fazla kişiler olan, onlara itaat,peygambere itaat gibi
olan,günahsız,masum bu emir sahipleri kimlerdir.Acaba başımıza geçen her
yönetici mi, ordu komutanları mı,şura meclisleri mi…Acaba
günahsız,tertemiz,mutlak itaatin kendilerine farz olduğu kişiler tertemiz Ehl-i
Beytten bir başkası olabilir mi?
Abdullah bin Cabir şöyle diyor: "Allah'a, Resulü'ne ve emir sahiplerine itaat
etmenin vacip olduğunu bildiren ayet (Nisai 59) indiği gün Peygamber'e sordum:
"Allah ve Resulü'nü tanıyoruz. Ama emir sahiplerinin kimler olduğunu bilmiyoruz.
Onlar kimlerdir?"
Hazret şöyle buyurdular: Onlar benim halifelerimdir. Onların ilki Ali bin Ebu
Talib, sonra Hasan, sonra Hüseyin, sonra Ali bin Hüseyin, sonra da Tevrat'ta
Bakır diye anılan Muhammed bin Ali'dir. Ey Cabir! Sen onu göreceksin. Gördüğünde
benim selamımı ona iletirsin. Ondan sonra Cafer bin Muhammed Es-Sadık, sonra
Musa bin Cafer, sonra Ali bin Musa, sonra Muhammed bin Ali, sonra Ali bin
Muhammed, sonra Hasan bin Ali ve en sonuncusu Allah'ın yeryüzündeki hücceti ve
kulları arasındaki saklantısı olan, benim isim ve künyemi taşıyan Hasan bin
Ali'nin oğludur." (Muntahab-ül Eser s.101, Yenabi-ül Meveddet s.114, 117, 494,
Şevahit-üt Tenzil Hakim el- Haskani el- Hanefi'nin c. 1 s. 148, Tefsir-ir Razı
c. 3 s. 357, Feraid-üs Simteyn c. 1 s. 314)
Hz. Resulullah'ın bu hadisinin de tanıklık ettiği üzere, mezkur ayette geçen
emir sahiplerinden bütün emir sahipleri kastedilmemiştir. Aksine, ayette geçen
emir sahipleri, Cenab-ı Hak ve Hz. Resulullah gibi mutlak itaatin farz olduğu
emir sahipleridirler.Bu emir sahipleri de şiaya göre oniki imamdır. Böyle emir
sahipleri masum olan emir sahiplerinden gayrisi olamaz. Yine şiada tevatür
derecesine varan bir çok hadiste oniki imam isimleriyle zikredilmiştir. Bu
hadislerin bir kısmını da Ehl-i Sünnet muhaddisleri zikretmiştir.
Buhari Sahih'inde, Cabir b. Semure'den şöyle nakleder:
"Allah Resulü'nün (s.a.a) şöyle dediğini işittim: "Sizin aranızda on iki emir
olacaktır." Sonra bir şey söyledi
ama ben anlayamadım ve babamdan sordum. Babam,Hz. Peygamber'in (s.a.a) "Onların
hepsi Kureyş'tendir." diye buyurduğunu söyledi.
• Müslüm Sahih'inde Cabir b. Samure'den şöyle nakleder:
"Babamla birlikte Hz. Peygamberin (s.a.a) huzuruna geldik. Hz.Peygamber'in
(s.a.a) şöyle buyuruyordu:
"Bu emir sona ermez, size on iki halife gelip geçmeyinceye kadar."Cabir
söylüyor: "Peygamberin sözlerinden birini anlayamadım ve babamdan Peygamberin ne
buyurduğunu sordum. Babam "Onların hepsi Kureyş'tendir." dedi.
• Tirmizî, Sahih'inde, Cabir b. Semure'den şöyle nakleder:
"Allah Resulü (s.a.a) "Benden sonra on iki emir gelecektir." diye buyurdu. Sonra
başka bir şey yine buyurdu, ama ben duyamadığım için yanımdakine sordum. O,
AllahResulü'nün "Onlar Kureyş'tendir." diye buyurduğunu dedi.
Şianın imamet inancını öğrenebilmek için bu kadar ayet kifayet eder. Bu konuyla
ilgili Şuara 214, Ali İmran 61, Şura 23.Maide 3 ayetleri de izah edilebilir…
Konumuzla ilgili birkaç hadis zikredelim.
Menzilet Hadis
Rasulullah (saa) Hz.Ali’ye (as) hitaben "Sen banim nezdinde Harun'un Musa'nın
nezdindeki makama sahipsin. Ancak benden sonra peygamber olmayacaktır"
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bu hadis, Hz. Ali (a.s)'ı Nebiyy-i Ekrem
(s.a.a)'e oranla Hz. Harun'un Hz. Musa (a.s)'a nispet olan mevkiinde gördüğüne
göre, bundan Hz. Ali'nin Hz. Resulullah'ın veziri, görev arkadaşı, yardımcı ve
halifesi olduğu ortaya çıkar. Çünkü Hz. Harun da aynı konuma sahipti. Zaten biz
Ehl-i Beyt dostlarının söylediği ve inancı da budur.
Hadiste Hz. Harun'un sahip olduğu konumlardan sadece peygamberlik makamı istisna
edilmiştir. Yani, Cenab-ı Nebiyy-i Ekrem: "Ancak benden sonra peygamber
olmayacaktır" kaydıyla Hz. Ali'nin kendinden sonra peygamberlik makamına sahip
olamayacağını belirtmiştir. Oysa Hz. Harun Hz. Musa'nın halifesi, yardımcısı ve
görev arkadaşı olması yanı sıra peygamberlik makamına da sahipti.
Bu hadisten istifade edeceğimiz diğer bir husus da, Hz. Ali'ye itaatin hatta Hz.
Resulullah'ın kendi hayatında bile bütün İslam ümmetine farz olduğu konusudur.
Çünkü Hz. Harun da aynı konuma sahipti. Elbette ki Hz. Ali'ye itaat etmek, ancak
Hz. Resulullah'ın kendilerinin huzur şerefi olmadığı konumlarda söz konusudur.
Nitekim Hz. Harun da aynı durumda idi. Yani Hz. Musa olduğu yerde Hz. Harun'a
itaat söz konusu değildi ve Hz. Musa'nın bulunmadığı konumlarda Hz. Harun'a
itaat etmek gerekiyordu.
2-Sekaleyn Hadisi
"Ey insanlar! Aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız taktirde
sapmazsınız; o, Allah'ın kitabı ve soyum olan Ehl-i Beyt'imdir."
"Sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe
sapmazsınız: Allah'ın kitabını, o Allah'ın gökten yere uzanan bir ipidir ve
soyum olan Ehl-i Beyt'imi. Havuz başında bana dönünceye kadar onlar
birbirlerinden ayrılmazlar. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız."
Acaba, Hz. Resulullah (s.a.a)'in bu hadislerinde Ehl-i Beyt'i Kur'an'a bir eş
kabul edilip kıyamete kadar Kur'an'dan ayrılmayacaklarının açıklanması, onların
Kur'an gibi masum olup ümmetin her konuda mercii olduğunu belirtmekte yeterli
değil mi? Acaba, Hazret'in: "Onlara sarıldığınız sürece asla sapmazsınız" sözü,
İslam ümmetinin onlardan ayrıldıkları her hususta sapıklığa düştüklerini
göstermiyor mu? Acaba, birilerinin onların önüne geçip, onların emir ve onayı
olmadan, yaptıkları her işin, İslam'a aykırı olduğunu anlatmıyor mu?
3-Sefine Hadisi
"Benim Ehl-i Beyt'imin aranızdaki misali, Nuh'un gemisi gibidir, ona binen
kurtulur, binmeyen ise helak olur."
4-Diğer hadisler
"Ehl-i Beyt'imin aranızdaki misali, İsrailoğulları'nın Hitte kapısı gibidir. O
kapıdan geçen affedilir."
"Yıldızlar yeryüzündeki insanların gark olmaması için bir güvencedir. Benim Ehl-i
Beyt'im de ümmetimin ihtilafa düşmemesinin güvencesidir. Herhangi bir Arap
kabilesi onlara muhalefet ederse, İblis'in hizbinden olur"
"Ali hakkında bana üç şey vahiy olundu; Ali, Müslümanlar'ın efendisi,
muttakilerin imamı ve beyaz yüzlülerin komutanıdır."
"Ey ensâr cemaatı! Size, kendisine tutunduğunuz taktirde, hiçbir zaman yolunuzu
şaşırmayacağınız birini tavsiye edeyim mi? O Ali'dir. Onu beni sevdiğiniz gibi
sevin. Bana verdiğiniz değeri ona da verin. Benim size dediğimi, Cebrail, Allah
Azze ve Celle tarafından bana emretmiştir."
"Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş olur, bana isyan eden ise Allah'a isyan
etmiş olur. Ali'ye itaat eden ise bana itaat etmiş olur, ona isyan eden ise bana
isyan etmiş olur."
"Kim benim gibi yaşayıp, benim gibi ölmeyi ve bana Allah'ın va'dettiği ebedi
cennete gitmeyi istiyorsa, Ali ve ondan sonraki zürriyetini kendine veli
edinsin. Çünkü hiçbir zaman onlar sizi hidayet kapısından çıkarıp dalalet
kapısına yöneltmezler."
Onİki İmam : Tüm bu anlatılandan sonra şu husus anlaşılmış olur.Şia’ya göre
yeryüzü imamsız kalmaz.İmamlar masumdur.Kur’anı,sünneti,islami ilimleri hakkıyla
bilirler. İnsanların onlara kesin kes itaati farzdır.On iki imam şunlardır.
1.Hz Ali b. Ebu Talip (as) 2. Hz.Hasan b. Ali (Mücteba) (as) 3.Hz.Hüseyin b. Ali
(as) 4.Hz. Ali b. Hüseyin (İmam Seccad/ İmam Zeynel Abidin) (as) 5.Hz. Muhammed
b.Ali (İmam Bakır) (as) 6.Hz.Cafer b. Muhammed (İmam Sadık) (as) 7.Hz. Musa b.
Cafer (İmam Kazım)(as) 8. Hz.Ali b. Musa (İmam Rıza) (as) 9. Hz.Muhammed b. Ali
(İmam Taki/Cevad) (as) 10.Hz.Ali b. Muhammed (İmam Naki/Hadi) (as) 11.Hz. Hasan
b. Ali (İmam Askeri) (as) 12.Hz.Muhammed b. Hasan (İmam Mehdi) (as)
Şia’da Mehdiyyet
"Andolsun biz, Zikir'den (Tevrat'tan) sonra (Davud'a indirilmiş) Zebur'da da
yazdık ki: "Şüphe yok ki yeryüzü, sa|ih kullarım varis olacaktır." (Enbiya,
105)
"Allah sizden inanıp iyi işlerde bulunanlara va'detti ki, onlardan önce gelip
geçenleri nasıl
yeryüzünde halife (hakim) kıldıysa, onları da mutlaka yeryüzünde halife (hakim)
kılacak; hiçbir şeyi bana ortak koşmadan yalnızca bana kulluk etmeleri için,
onlara razı ve hoşnut olduğu dinlerini nasip edip o dini, yerleştirip
sağlamlaştıracak ve korkularını emniyete dönüştürecektir..." (Nur, 55)
"Müşrikler istemese de, bütün dinlere üstün ve galip getirmek üzere elçisini
hidayet ve hak dinle gönderen O'dur." (Tevbe, 33, Saf, 9)
Bu ayetler mü’minleri tüm yeryüzüne hakim olacağını, adil bir idare
kuracaklarını beyan etmektedir. Şiaya göre bu İmam Mehdi (as) vasıtasıyla
olacaktır.İmam Mehdi (as) onbirinci İmam Olan Hasan Askerinin (as) oğlu olup
halâ hayattadır. Allah’ın takdir ettiği zaman geldiğinde kıyam
edecektir.Peygamber Efendimizin (saa) hadislerinde belirtildiğine göre İmam
Mehdi’nin (as) gaybetinde insanlar ondan bulutu arkasındaki güneşten
faydalandıkları gibi faydalanırlar.Mehdiyyet konusunda kafalarda elbette birçok
şüphe ve sorular oluşacaktır. Bu konunun detayı için şia kitaplarına (Ayetullah
Emini’nin Adalet Güneşi,Ehl-i Beyt Dergisi Mehdi Özel Sayısı) bakılabilir.
4.ŞİADA İBADET HÜKÜMLERİ/İSLAMIN ŞARTLARI
4.1. Namaz
Namaz, İslam’ın en önemli farzlarındandır.Farz namazlar şunlardır:Her gün farz
olan beş vakit namaz ( sabah iki, öğle,ikindi ve yatsı dört,akşam üç rekattır)
,Cuma namazı,fıtır ve kurban bayram namazı, ayet namazı (halkı korkutan bir doğa
olayı olduğunda kılınır),tavaf namazı,nezir veya yemin namazları,cenaze namazı.
Bundan başka nafileler vardır. Sabah iki, öğle sekiz ve ikindi sekiz,akşam dört
ve yatsının iki rekat nafilesi vardır. Bundan başka sekiz rekat gece namazı,iki
rekat şef’ namazı bir rekatta vitr namazı vardır.
Şianın namaz konusunda Ehl-i Sünnetten bazı farkları şunlardır.Bazı Ehl-i Sünnet
mezheblerine göre namazlar belli şartlar altında cem’ edilir/birleştirilir.Caferiyye
de ise hiçbir şart olmaksızın öğle ve ikindi namazları ve akşam ve yatsı
namazları birleştirilerek kılınabilir.Namazda elleri bağlamak namazı bozar.
Secde taş,toprak,yenmeyen ve giyilmeyen bitki,tahta,kağıt üzerine yapılabilir.
4.2.Oruç
Ramazan ayında bir ay boyunca oruç tutmak farzdır.Fıtır bayramın ilk günü ve
kurban bayramın bir,iki ve üçüncü günleri oruç tutmak haramdır.Bir şey yeyip,içmek,cinsel
münasebet,Allah’a,herhangi bir peygambere veya imamlardan birine yalan isnat
etmek,kafayı suya daldırmak,istimna orucu bozan şeylerdir.
4.3. Zekat
Şiada da bütün mezheblerde olduğu gibi dokuz şeyden zekat verilir.
Deve,öküz,koyun,buğday,arpa,üzüm,hurma,altın ve gümüş.Zekat verilmesi gereken
malların her birinin şartları fıkıh kitaplarında mevcuttur.
4.4.Fıtır Zekatı
Fıtır zekatı Ramazan ayının son gününün akşamı,bayram gecesi, güneş batınca
verebilecek her müslümana farzdır.Ramazan Bayramının ilk günü bu zekat
verilmelidir.
4.5.Humus
Humus şiaya göre Allah’ın, Peygamber Efendimizin (saa) soyuna sadakaya ve zekata
bedel olarak verilmek üzere farz edilmiştir ve onların hakkıdır.Cenab-ı Allah
mal ve beden sadakası olan zekat ve fıtır zekatını onlara vermeyi haram
kılmıştır.Buna karşılık yıllık artan malların beşte biri Allah’a, Rasulune (saa)
ve onun soyunadır.
4.6.Hac
İnsan akıllı olur,ergenlik çağına ulaşır,yol azığına,bineğe kudreti
olur,sağlıklı olur,yolda emin olursa ömründe bir kere hac etmek farz olur.
4.7.Cihad
Cihad İslam binasının temelidir.Cihad düşmana karşı koymak,yeryüzünde zulüm ve
fesada karşı hakk için canla başla mücadele etmektir.Cihad-ı Ekber nefse karşı
mücahedeye girişmektir.
4.8.İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak
Bu da İslamın en önemli farzlarındandır.Hakka davettir.Sapıklığa karşı
koymaktır.İyiliği emretmeyi ve kötülüğü nehyetmeyi terk eden bir toplumda iyilik
kötü olur,kötülük iyi olur.Allah’ta o topluma lanet eder.
4.9.Tevelli ve Teberi
Tevelli Allah dostlarıyla birlikte olmayı,onları savunup korumayı ifade eder.
Teberi ise Allah düşmanlarına karşı durmayı,onlardan uzaklaşmayı ifade eder.
5.ŞİAYA YAPILAN ÖNEMLİ ELEŞTİRİLER VE ONLARIN KISACA CEVAPLARI
5.1. Şiaya göre Cebrail (as) risaleti ulaştırmada hiyanet etmiştir ve Kur’an’ı
Hz.Ali (as) yerine Peygamber Efendimize (saa) nazil buyurmuştur.
Bu cahil ve garazlı kimselerim Şia’ya izafe ettiği bir iftiradır.Yahudilere göre
son peygamber İsrail oğullarından gelmeliydi.Fakat son peygamber İsmail
oğullarından gönderilince Yahudiler Cebrail (as) ı düşman bildiler. ”Deki:
Cebrail’e düşman olanlar bilsinler ki O,o Kur’an’ı Allah’ın izniyle senin
kalbine indirmiştir.”(Bakara 97) Şiayı bir düşman olarak gören bazı yazarlarda
Yahudilerin bu sözünü şiaya isnad ettiler.Oysaki şiaya göre en son peygamber
Hz.Muhammed (saa) dir. Ondan sonra peygamber geleceğine inanan küfre girer.Hz.Ali
(as) ise bir peygamber değildir.O (as),Allah Rasulünün (saa) halifesi ve
mü’minlerin imamıdır.
5.2.Şia Kur’an’ın tahrif edildiğine inanıyor.
Şiaya göre Kur’an hiçbir tahrife uğramamıştır.Bugün elimizde bulunan Kur’an
Peygamber Efendimize (saa) nazil olan kitabın aynısıdır.Cenab-ı Allah kitabında
“Zikri biz indirdik ve onu biz koruyacağız” (Hicr 9) buyurmuştur. Oniki imamın
birçok sözlerinde Kur’anın tahrife uğramadığını görmek mümkündür. Yine bu
safsataya inanan insanlar Allah için bir şia tefsirine veya akaid kitabına
baksınlar.Mesela Türkçe’ye de ilk sekiz cilti çevrilen büyük alim Tabatabai’nin
Mizan tefsirine baksınlar.Büyük şii alim Kaşifil Gıta Muhammed Hüseyin’in Şia
nedir? kitabına baksınlar. Hangi şia böyle inanıyormuş vicdanlarına sorsunlar.
Bu iftiranın kaynağı Şianın en büyük hadis kitabı olan Kafideki bir hadise
dayanır.Fatıma (as) buyururki: “Bende öyle bir mushaf var ki sizin elinizdeki
Kur’an’dan bir ayet bile yok.”Bu sözü Kafi isimli hadis kitabımda görenler
şianın Kur’anın tahrifine inandığını söylemişlerdir. Halbuki Hz.Fatıma’nın (as)
mushaf dediği şey Kur’an değildir.Zaten “Kur’andan bir ayet bile yok” demiştir.
O bizzat Hz.Ali’nin(as) islami ilimleri yazdığı bir kitaptır.
Ehl-i Sünnet hadis kitaplarına bakıldığında Kur’anın tahrifine ilişkin daha
fazla hadis vardır. Fakat bu hadislere bakarak Ehi Sünnetin Kur’anın tahrifine
inandığını söylemek zulüm olur.Birkaç örnek vermek gerekirse:
Suyuti İtkan adlı eserinde şöyle rivayet eder.” Kur’an daha fazlaydı.Yemamede
hafızlar şehid oldular.Yazılmamış bulunduğundan bu kadarı kaldı.”
Buhari Sahihinde “Kur’anın Faziletleri Kitabında” ve Müslim “ Yolcuların Namazı
Kitabında”Hz.Aişe’den şöyle rivayet ederler: Peygamber Efendimiz (saa)birisinin
geceleyin Kur’an’ın bir suresini okuduğunu işiterek “Allah şu adama merhamet
etsin. Ben bu sureyi bu ayetini unutmuştu. O hatırlattı dedi” Bu hadise göre
Peygamber Efendimiz (saa) haşa Kur’an’ı unutabilir.Belki de unuttuğu ve
kendisine hatırlatılmayan ayetler veya sureler var. (!) Ehl-iSünnet hadis
kitaplarından çok daha fazla örnekler verilebilir.Şimdi bu hadislere bakarak Ehl-i
Sünnetin Kur’an’ın tahrif edildiğine inandığını söylemek doğru olur mu ? Ama
maalesef Kafi isimli en büyük şia hadis kitabındaki Fatıma mushafı hadisine
bakarak Şianın Kur’an’ın tahrifine inandığı iftirası atılabiliyor.
5.3.Şia niçin ezanda “Aliyyen veliyyulaah” diyor?
Tarihte, Muaviye ile birlikte Hz.Ali’ye (as) küfretmek lanet etmek adeti
başlamıştır.Bu Emevi adeti Ömer b. Abdulaziz’in zamanına kadar sürdü. Bu durumda
Ehl-i Beyt imamları Hz.Ali’nin(as) faziletini vurgulamak için “Eşhedu enne
Aliyyen veliyyullah” cümlesini ezanda söylemişlerdir.Şia fıkıh kitaplarına
bakıldığında da görülecektir ki bu cümle ezandan bir parça değildir ve bu
cümleyi ezanın bir cüzü niyetiyle söylemek caiz değildir.
5.4.Şia sahabeye küfreder,onları sevmez.
Müşriklerin putlarına bile sövmeyi yasaklayan (çünkü cahillikle onlarda bizim
ilahımıza söverler) bir dinin müntesipleri olan bizler Müslümanlara niye
sövelim.Ancak şu var ki, Ehl-i Sünnet sahabeyi dokunulmaz addeder.Ehl-i Sünnete
göre sahabe, Peygamber Efendimiz’i (saa) gören onun sohbetinde bulunan
kişilerdir ve tamamı adildir.Onlar gökteki yıldızlara benzer,hangisine uyarsanız
doğru yolu bulursunuz.
Fakat şiaya göre bir insan ömründe bir kerecik Peygamber Efendimiz’i (saa)
görmekle böyle önemli vasıfları elde edemez. Kendisine uyulduğunda hiç
şaşmayacağı bir kılavuz edinmiş olmaz. Peygamber Efendimiz (saa) in vefatından
sonra ortaya bir çok hadise bu dediğimin ispatıdır. Sahabelerden Muaviyenin, Amr
b. As’ın ve daha nicelerinin yaptığı zulümleri tarih kitaplarından okuyun.
Tarihi doğru bir şekilde öğrenmeye çalışmanın ve insanları hak ettikleri mevkiye
koymanın adı küfür ve sövme değildir.
5.5.Şia mut’a nikahı adı altında zinayı meşru görür.
“Kadınlardan biriyle muta yaptığınızda ücretlerini kararlaştırdığınız şekilde
verin” (Nisa 24) Bu ayet şiaya göre mut’a nikahı hakkındadır.Mut’ayı zina olarak
görenler Peygamber Efendimiz (saa) in onun defalarca yapılmasına müsaade
ettiğini unutmasınlar.Denilebilir ki Peygamber Efendimiz (saa) zinayı tedrici
olarak kaldırmak istediği için mut’ayı birçok kez serbest bırakıp yasakladı.Zina
daha Mekke döneminde İsra suresindeki “Zinaya yaklaşmayın,çünkü o pek çirkindir
kötü bir yoldur”(32. ayet) ayetiyle kesin bir ifadeyle yasaklanmıştır. Kesin bir
şekilde yasaklanan bir fiilin Medine döneminde tedrici bir şekilde kaldırılmaya
çalışıldığını iddia etmek doğru değildir.Yukarıdaki mut’a ayetinin Mearıc veya
Mü’minun Suresindeki ayetlerle neshedildiğini söylemekte doğru değildir.Çünkü bu
iki sure Nisa suresinden önce Mekke’de nazil olmuşlardır.Konu hakkında detaylı
bilgi için Mizan tefsirine bakılabilir. Yalnız şu kadarı söylenmelidir ki, şiaya
göre mut’a nikahı yaparak boşanan kadının iddet bekleme dönemi vardır.Bu husus
şia fıkıh kitaplarından bakılabilir.Bu konuyu gündeme getirenler sanki her şia
ömründe sürekli mut’a nikahı yapıyormuş gibi düşünür.Dört evlilikte caizdir.Ama
etrafımızda dört hanıma sahip insan göremiyoruz. Mut’a nikahı pratikte hiçte
yaygın olmayan,ama Masum İmamlarca caiz olduğu bize bildirilen bir nikah
türüdür.
5.6.Şia sürekli takiyye yaparak diğer Müslümanları kandırır.Olduğundan farklı
görünür.
Masum İmamların ve şianın tarihte hep baskı altında yaşamaları onların takiyyeye
sarılmalarına yol açmıştır. Şia fıkıh kaynaklarından da görülebileceği gibi
şiada iki türlü takiyye vardır. Birincisi eğer size ölüm korkusu gelmişse
inancınızdan vazgeçtiğinizi söyleyebilirsiniz.Ammar b. Yasirin takiyyesi buna
örnektir. Bu İslam’ın Müslümanlara tanıdığı bir ruhsattır.İkinci tür takiyye ise
Said Nursi’nin şu sözüyle güzel bir şekilde söylenmiştir.”Doğru söyle, ama her
doğruyu her yerde söyleme” Eğer doğruların söylenmesi ümmetin birliğini
parçalamaya sebep olacaksa susulması gerekir.
Takiyye Kur’an kökenli bir ilkedir.Şianın tarihte takıyye yapmasın sebebi,
Şiileri acımasızca katleden ve şiayı yok etmeye çalışan zalimlerdir.Takiyye
sadece şiaya mahsus bir şey değildir.Takıyye sadece kafirlere ve müşriklere
karşı değil, karşı konulamayan her zalime karşı yapılabilir.
5.7. Kerbela/aşura törenlerinde niçin başlar yarılıyor.Sırtlar zincirlerle
dövülüyor.Bu İslam’a aykırı değil midir?
Bu olayı şuna benzetebiliriz. Her gün alimler mezarlarda mum yakılmaması, bez
bağlanmaması, mezarlara adak adanmaması konusunda söz söylemelerine rağmen
yinede özellikle mübarek gün ve gecelerde bu bidatlar cahil halk tarafından
yapılmaktadır. Şia alimleri Aşura merasimlerinde taşkınlık yapılmaması, kan
dökülmemesi yönünde bir çok söz söylemesine rağmen yine de cahil insanlar bunu
yapmaktadır. Ayetullah Uzma Hamanei (ra) e sorulan ve onun fetva kitabında yer
alan iki örnek veriyorum.
Soru 368: Aşura günü başa kama ile vurmak,ateş ve kor üzerinde yalın ayak
yürümek gibi ruhi ve bedeni zarara sebep olan ve ayrıca diğer İslam mezhepleri
uleması,izleyiciler ve yine halkının gözü önünde Şianın karalanmasına ve küçük
düşmesine sebep olan merasimler hakkındaki görüşünüzü açıklar mısınız?
Cevap: İnsana zarar veren veya din ve mektebe leke getiren her iş
haramdır;müminlerin bunlardan kaçınmaları gerekir.Zikredilen davranışların bir
çoğu halkın yanında Ehl-i Beyt (as) mektebine hakaret edilmesine ve mektebin
lekelenmesine sebep olmaktadır.Bu ise en büyük zarar ve ziyandır.
Soru 369: Başa gizli bir şekilde vurmak helal midir? (Çünkü kimse görmeyeceği
için dine ve mektebe zarar da gelmez) Yoksa bu konudaki fetvanız genel midir?
Cevap: Kama vurmak, örfen hüzün ve keder belirtilerinden sayılmanın yanı sıra
Ehl-i Beyt İmamları (as) zamanında ve onlardan sonraki dönemlerde rastlanılmış
bir davranış değildir.Bu amelin Ehl-i Beyt İmamları (as) tarafından özel veya
genel olarak onaylandığına dair bir rivayette nakledilmemiştir.Günümüzde bu amel
mektebimize leke getirdiği ve küçük düşürücü davranış sayıldığı için hiçbir
şekilde caiz değildir.
Son Söz
İmam Gazalinin müthiş bir sözünü hatırlatmak isterim. ” Bir mezhebi veya
herhangi bir görüşü, onu anlamadan ve özüne tamamıyla vakıf olmadan reddetmek
kör ve ahmakça bir davranıştır”
Bu Çalışmasından dolayı Fatih TÜRKOĞLU'na teşekkür ederiz.