İmam alİ b. Musa Errıza dönemİnde mektebİ hareketler

 

İmam Hüseyin (a.s) şehit olunca mektebî hareket, halk hareketine dönüştü. O zamandan itibaren İmam Musa b. Cafer'in (a.s) şehadetine kadar mektebî hareket sürekli büyüme ve gelişme halindeydi. Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) ve mektebin seçkin kişilerinin cihadı bu hareketi beslemekteydi ve ona yön vermekteydi. Bu sorumluluğu omuzlanan Ehl-i Beyt imamları şunlardı: İmam Ali b. Hüseyin (a.s), İmam Muhammed b. Ali (a.s) İmam Cafer b. Muhammed (a.s) ve son olarak da İmam Musa b. cafer (a.s).

İmam Rıza'nın (a.s) döneminde mektebî hareket o hazretin gençliğinin baharına rastlamakdadır. Bu söz mektebî hareketin üç merhaleden geçtiğini göstermektedir:

Birincisi: İmam Hüseyin'in (a.s) Şehadetinden öncesi dönem.

İkincisi: İmam Musa b. cafer'in (a.s) Bağdat'ta zindanda şehadetiyle biten dönem.

Üçüncüsü: İmam Rıza'nın (a.s) dönemiyle başlayan merhale.

Mektebİ hareket, büyüyen hareket

Onikinci İmam Hz . Mehdi aleyhisselamdan sonra mektebi hareket ilerleme ve genişlemesini sürdürdü, nihayet pişkin ve mükemmel oldu. Bizim yorumumuz bazı tarihçiler tarafından, özellikle tarihe siyah gözlükle bakıp onu tersine yorumlayan, yani, tarihi sonundan başlayıp başında bitiren tarihçiler tarafından beğen görmeyebilir. Bu grup tarihçiler Resulullah'ın (s.a.a) döneminde islam ümmetinin mükemmel ve övgüye değer bir ümmet olduğuna, fakat İmam Ali'nin (a.s) düştüğüne ve imam Hüseyin'in (a.s) döneminde bu düşüşün arttığına, nihayet imam Rıza'nın (a.s) döneminde artık tamamen düştüğüne inanmaktadırlar.

Asla...

Bu tamamen yanlış bir düşüncedir, bütün ilahi mesajlar sürekli ilerleme ve genişleme halindeydiler. Hz . Nuh'un, ibrahim'in, Musa'nın, İsa'nın ve nihayet Hz . Muhammed'in (s.a.a) mesajı Resulullah'tan (s.a.a) sonra Ehl-i Beyt imamları (a.s) aracılığıyla tekrar dirilmiş, ilerlemiştir ve yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduktan sonra onu adaletle doldurmak için imam Mehdi (a.f) zuhur edinceye kadar sürekli ilerleyecektir de.

İmam rıza'nın (a.s) hayatı yenİ bİr dönemİn başlangıcı

Şimdi İmam Rıza'nın (a.s) hayatını, hususiyatını ve onun en seçkin özelliklerini tanımaya çalışacağız: Bu dönemin, o hazretin sürekli bir zindandan diğerine intikal eden babasının dönemine hiç benzer yani yoktu; aksine bu dönem bir kısmı bir serbestliğe sahip olan yeni bir hayattı.

İmam Rıza aleyhissalamın evlatlarının -İmam Cevad (a.s), İmam Askeri (a.s) yaşamlarının da İmam Musa b. Cafer'in (a.s) yaşamına benzer hiç bir yönü yoktu. Bir hadiste İmam Rıza'dan (a.s) şöyle rivayet edilir:

" Allah'a şükürler olsun ki insanların hakkımızda zayi ettikleri şeyi bizim için korudu, diğerlerinin alçak saydıkları şeyi bizim için değerli kıldı ve nihayet seksek yıl küfür minberlerinde bize lanet okundu, fazilet ve üstünlüklerimiz gizlendi, hakkımızda yalan bağlanmak için çok mallar harcandı; fakat Allah Teala bizim üstünlük ve büyüklüğümüzden başka hiç bir şeyi kabul etmedi. Allah'a andolsun ki bu bizim için değil, Resulullah -s.a.a- hatırı ve bizim ona olan yakınlığımız içindi. Nihayet bizim imametimiz ve o hazretten hadis nakledişimiz Resulullah'ın risalet ve peygamberliğinin en büyük delili sayıldı."[1]

Bu rivayet, hareketin ne derecede ilerlediğini göstermektedir.

Fakat böyle bir fırsat nasıl ele geçti?

İmam Musa b. Cafer'in dönemi siyasi açıdan mektebî hareketin temellerini ayakta tutmakla diğer dönemlerden farklıydı.

Daha önce imam Musa b. Cafer'in (a.s) metoduna değinerek imamın metodunun insanları daha fazla bilinçlendirmede ve insanları cihad ve fedakârlığa merkezleştirmekte özetlendiğini dedik. İmam, ümmeti hükümet ele geçirip yürütme gücüne sahip olma düzeyine  ulaştırmaya çalışıyordu.

İmam Musa b. Cafer (a.s) sahip olduğu bağı ilke ve değerleri feda ederek hakimiyeti ele geçirebilirdi; fakat imam'ın bu değerleri feda etmeye razı olması imkansızdı. İmam bir hedefe ulaşmak için bazı vesilelere gerek vardı; ama İmam'a göre vesilenin de hedefin mahiyetinde olması gerekiyordu. Hedef ve vesilenin her ikisi de mektebin dairesi içinde olmalı, değerlere ve sahih metotlara sahip olmalıydı. İşte bu nedenle imam kendisini feda etti, bu uğurda yıllarca zindanda kaldı ve nihayet şehadet şerbetini içti. Ben şahsen İmam Musa b. Cafer'in (a.s) başına gelen faciayı sadece hüzünlenme ve ağlama vesilesi bilenlere, hakikati keşfetmek için bundan öteye geçmeyenlere katılmıyorum. Hakikat şudur: İmam Musa b. Cafer (a.s) İmam Hüseyin (a.s) gibi bir imamdı, ikisi de şehadet mertebesine ulaştılar; biri zehirle, diğeri kılıçla.

İmam Hüseyin (a.s) sadece şehadete ulaşan bir mazlum değildir. İmam (a.s) şehadetiyle mevcut düzeni yıkıp değiştirmeyi, Emevi saltanatını ortadan kaldırmayı başardı. İmam Musa b. cafer (a.s) da Bağdat zindanın da şehit olduktan sonra şehadetiyle kendisini ve kendisinden sonra diğer Ehl-i Beyt imamlarını veya başka bir ifadeyle şerî hilafeti zamanın hükumetine tahmil etmeyi başardı.

Abbasi halifelerinin en kurnazı sayılan Me'mun Hz . Ali'yi (a.s) hemaset rivayetlerinde veya diğer mektuplarında şöyle tavsif ediyor!

"O, herkesin emiriydi, hiç kimse onun emiri değildi. Müşriklere karşı insanların en serti, en sıkı tutanıydı. Onun Allah yolunda cihadı ve Allah'ın dininde bilgisi herkesten fazlaydı. Allah'ın kitabını herkesten çok tilavet ederdi. Helal ve haram konusunda insanların en bilgilisiydi. Gadir-i Hum'da o velayet sahibiydi. Ve yine Resulullah -s.a.a- hakkında: "Senin bana nispetin, Harun'un Musa'ya nispeti gibidir; ancak benden sonra peygamber yoktur." buyurduğu odur. O, Tarif savaşının sancaktarıydı."[2]

Me'mun bir politikacıydı ve asla din ve dinî değerleri önemsemezdi. Fakat buna rağmen o zaman Medine'de ikamet eden İmam Rıza'ya mektup yazarak onu kendi yanına, yani Horasan'a davet edip imam'dan hükumetin kendisine intikal etmesini istiyor.

me'mun hİlafetİ İmam Rıza'ya (a.s) önerİyor

Me'mun'un ilk adımı İmam Rıza'ya (a.s) karşı irad ettiği şu sözlerdir:

"Ey Resulullah'ın torunu! Ben senin fazilet, ilim, takva, temizlik ve ibadetini anladım ve seni hilafete kendimden daha layık görüyorum."

İmam ise buna şöyle cevap veriyor:

"Allah'ın kulu olmakla övünüyor, dünyada takvalı olmakla onun şerrinden kurtulmayı ümit ediyorum. Haramlara gözümü yummakla bir çok yararlara kavuşmayı, dünyada alçakgönüllü olmakla Allah Teala'nın katında aziz olmayı umuyorum"

Me'mun İmam'a (a.s) dedi ki:

"Hilafetten çekilerek onu siçe bırakmayı ve size biat etmeyi uygun gördüm."

İmam bu söze ise şöyle karşılık verdi:

"Eğer hilafet senin hakkınsa ve Allah Teala onu sana vermişse, Allah Teala'nın sana giydirdiği bir elbiseyi çıkarıp başka birine vermen caiz olmaz ve eğer hilafet senin hakkın değilse bu durumda senin olmayan bir şeyi bana vermen caiz değildir."[3]

İmam'ın (a.s) bu sözünden anlaşılan şudur: Hilafet bir vazifedir ve hiç kimsenin ondan sarf-ı nazar etmesi câiz değildir. Bir insanın kendine farz olan namazı terkedip, namazını kılması için başka birini görevlendirmesi doğru olur mu? veya oruç tutmayıp kendisinin yerine oruç tutması için başkasını görevlendirmesi câiz olur mu?

İnsan mal ve menfaatından sarf-ı nazar edebilir; fakat hilafet mal veya menfaat değildir; dolayısıyla ondan sarf-ı nazar edemez. İmam'ın -a.s- bu sözler karşısında tutumu kısaca şudur: "Eğer hilafet senin hakkın değilse hangi mantıkla onu buna sunuyorsun?"

Burada şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz:

İmam Ali b. Musa er-Rıza (a.s), Abbasi halifesi Me'mun'u hilafeti kendisine bırakmaya zorlayacak bu siyasi gücü nereden buldu; oysa Me'mun Abbasi halifelerinin en kurnazıydı?

Cevap: Çünkü pratikte ümmetin önderliğini üstlenen İmam Rıza'ydı (a.s). Afrika'nın kuzeyi ve Fransa'dan Ermenis'tan doğusuna kadar genişleyen İslam ümmetinin hepsi İmam Rıza'ya (a.s) itaat ediyordu ve onlara göre gerçek halife İmam Rıza aleyhisselamdı. Şayet Me'mun bu hareketle imam'ı (a.s) koalasyon hükumetinde kendisiyle yardımlaşmaya mecbur etmeyi tasarlıyordu. İmam (a.s) bu konumu bir gün içinde elde etmemişti; imam cihad, siyasi hareket ve Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) tuttukları metefla bu konumu kazanmıştı. O dönemde cihan şumul olan ve mükemmelleşmesi için bir kaç neslin çaba harcadığı metottu; çeşitli bölgelerde oluşturulan ve takviye edilen silahlı hareketlerin fedakarlığı imam'ın (a.s) böyle bir fırsatı ele geçirmesine neden olan diğer etkenlerdendir. Her an fedakârlığa hazır olan valiler ve büyük tacirler bu silahlı hareketlerin taşlarından sayılmaktaydılar.

acaba me'mun ehl-İ beyt'İn dostumuydu?

Me'mun, İmam Rıza'yla (a.s) uyumlu olma yoluyla İmam'ın konumundan kendi lehine yararlanmak istiyordu; fakat bazıları Me'mun'un şia olduğuna ve buna babası Harun'un sebep olduğuna inanmakta ve Me'mun'un sebep olduğuna inanmakta ve Me'mun'un şiiliğe yönelişine delil olarak şu olayı ileri sürmekteler:

Bir gün Me'mun, İmam Musa b. Cafer'le (a.s) beraberindekilerin Medine'de Harun Reşid'le görüşmelerine tanık oluyor. Harun İmam'a saygı olarak yerinden kalkarak evlatlarına şöyle dedi: "Ey Abdullah, ey Muhammed ve ey İbrahim efendiniz ve amcanızın hizmetinde olun, atının yularını tutup, üzerindeki elbiseyi düzeltin ve efendinize evine kadar eşlik edin."

Sonra İmam Abdullah'a dönerek onu hilafetle müjdeleyip şöyle dedi: "Hilafete ulaştığında evladıma karşı iyi davranın." Sonra da birbirlerinden ayrıldılar.

Me'mun diyor ki: Meclis sakinleşince dedim ki, ey müminlerin emiri! o kadar önemle ağırladığınız yerinize geçirdiğiniz, yerinizden kalkarak kendisini karşılayıp meclisin başına oturttuğunuz ve kendiniz ise ondan aşağıda oturduğunuz, sonra da bize atının yularını tutmamızı emrettiğiniz bu adam kimdir?

Harum, o dedi, halkın imamı, Allah'ın mahlukatına hüccetidir. O Allah'ın insanlara halifesidir."

Ben, ey müminlerin emiri! Acaba bütün bu saydıklarınız sizin kendi sıfatlarınız değil mi? dedim.

Harun ben dedi, görünüşte zorbalıkla insanların imametini ele geçirmeyi başardım; fayat gerçek imam, Musa b. cafer'dir. Ey oğlum! Allah'a andolsun ki o peygamberin halifesi olmaya benden ve insanların hepsinden daha layıktır; fakat elden ne gelir ki hükumet sonsuzdur ve eğer bir gün sen de benim  hilafetimi başını bedeninden ayırırım."[4]

Me'mun kendi itirafına göre o günden itibaren şiiliğe yöneldi; fakat nasıl bir şia ki zamanının imamını şehid etti! Eğer şiilik sadece bir inanç ise o halde bütün halifelerin şii olduklarını o halde bütün halifelerin şii olduklarını söylemek gerekir. Şiilik sadece bir meram değil, bilakis insanın ameline yansıyan bir inançtır Me'mun, İmam Rıza'yı (a.s) şii olduğu ve kendi inancından ötürü Medine-i münevvere'den kendi yanına getirip hilafeti ona teslim etmedi. İmam Rıza'yı (a.s) veliahtlığa geçirmesi kesinlikle Me'mun'un imam'a (a.s) muhabbetinden kaynaklanmıyordu. Aksine, Me'mun'u buna zamanın şartları mecbur etmişti. Çünkü mektebi hareket artık o kadar güçlenmişti ki kendisini hükumete tahmil etmeyi başarmıştı.

Me'mun'un dönemini genişçe açıklamak için Harun'un döneminin özelliklerine bir göz atmamız Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) yaşamlarının üçüncü merhalesi ve mektebî hakeket hakkında biraz bilgi vermemizi gerektirecek Sefvan b. Yahya'nın şöyle dediği nakledilir: Ebu-l Hasan Musa b. Cafer'in vefat etmesinin peşinden imam Rıza (a.s) imametini ilan edince başına bir bela gelmesinden korkarak imam'a dedim ki: çok önemli bir konuyu ilan ettin ve biz bu azgının (Harun'un) sana bir zarar ulaştırmasından korkuyoruz.

Bunun üzerine İmam (a.s), o ne yaparsa yapsın bana bir zarar ulaştıramaz buyurdu.

Sefvan der ki: Güvenilir biri bize Yahya b. Halid'in zamanın azgınına (Harun'a), bu imam Musa b. Cafer'in oğlu kendi hilafet ve imametini tebliğ etmektedir, dediğini, Harun'un ise, babasına yaptıklarımız bize yetmez mi? Acaba onların hepsini öldürmemizi mi istiyorsun? diye cevap verdiğini haber verdi.[5]

Musa b. Mehran ise şöyle rivayet eder: Cafer bin Yahya'nın şöyle dediğini duydum: Harun Rukke'den Mekke'ye geldiğinde isa b. Cafer'in ona şöyle dediğini duydum: Ebu talip oğulları hakkındaki yeminini hatırla. Sen, Musa'dan sonra kim imamet eddiası ederse onu tutup başını bedeninden ayıracağına dair yemin ettin. Oysa şimdi Musa'nın oğlu Ali imamet iddiası etmiş ve kendi hakkını ele geçirmeye çalışmaktadır.

Bunun üzerine Harın ona öfkeyle bakarak, sen ne diyorsun, dedi. Acaba onların hepsini öldürmemi mi istiyorsin?

Musa der ki, ben bu haberi alınca İmam Rıza'nın (a.s) huzuruna çıkıp bu haberi kendisine bildirdim. İmam (a.s) ben nerde onlar nerde, dedi, vallahi bana bir zarar vermeye muvaffak olamayacaklardır."[6]

Eba selt-i Harevî'den şöyle rivayet edilir: "Bir gün İmam Rıza (a.s) kendi evinde oturmuştu. O sırada Hurun'un elçisi gelerek, müminlerin emiri sizi huzuruna çağırıyor, dedi. İmam yerinden kalkarak bana, Ey Eba Selt! Harun şimdi beni kötü bir iş için çağırıyor; fakat Allah'a andolsun ki bana beğenmediğim şeyi yapamayacaklardır. Çünkü yanımda ceddim Resulullah'tan (s.a.) bir dua var ve bu dua beni koruyacaktır.

Eba selt diyor ki; Harun Reşid'in yanına gitmek için İmam'la birlikte evden dışarı çıktık. İmam Rıza (a.s) Harun'u görünce o duayı okudu. İmam Harun'un karşısında durunca Harun İmam'a bakarak, ey Eba-l Hasan! size yüz bin dirhem vermelerini emrettik siz de ailenizin ihtiyaçlarını yazın dedi. Ali b. Musa er-Rıza (a.s) Harun'un yanından çıkınca Harun imam'ın peşinden bakarak şöyle diyordu: Ben bir şeyi istiyordum, Allah Teala ise başka bir şeyi istedi ve elbet Allah'ın istediği daha hayırlıdır."[7]

Bu rivayetler diğer konularla birlikte Abbasi hükumetinin muhaliflerinin durumunu ortaya koymaktadır; ve geçmişte ve gelecekteki olayları birbiriyle ilişkilendirdiğimizde İmam Kâzım'ın (a.s) hayatıyla ilgili kaydettiklerimizin gerçek Me'mun'un dönemine kadar ilerlemesini sürdüren bu yeni duruma ortam hazırladıkları anlaşılmaktadır. Bu durumun oluşumunda rol oynayan etkenleri şöyle sıralayabiliriz:

1- Muhaliflerin gücü.

Mücadele şiddetlenmekte ve tamamen güçlü hükümetin karşısında yer almaktaydı. Olayları incelediğimizde "Ebu Seraya" (Seriy b. Mensur)un inkilabıyla karşılaşıyoruz. Bu inkilabın önderliğini Muhammed b. İbrahim b. İsmail b. Tebateba b. İbrahim b. Hasan b. İmam Hasan b. Ali b. Ebutalib üstlenmişti. Bu inkilap hicri 199 yılında başlayıp kufe, vasit, Basra, Ahvaz, Hicaz ve Yemen'e kadar yayılmıştı; ilerideki bahislerimizde bu konuda genişçe bilgi vereceğiz inşaallah. Ondan sonra Muhammed b. İmam Cafer-i Sadık'ın (a.s) durumuyla karşılaşıyoruz; başka bir yerde bu dosyadan hicri 207 yılında vuku bulan Abdurrahman b. Abdullah-i Alevi'nin kıyamını gözden geçireceğiz. Bu dosyanın bir başka sayfasında Şam'da Süfyanî diye meşhur olan Ali b. Abdullah b. Halid'in dosyasını inceleyeceğiz.

Ebu Seraya'nın inkilabı Abbasî hükumetine karşı yapılan en şiddetli inkilaptı. Çünkü gücünün çoğunu bu hükumeti ortadan kaldırmada harcamıştı. Bu kıyam daha sonraları hükümetle karşılaşmada farklı cepheler oluşturmuştu; bir cephe İbrahim b. Musa Kâzım'ın (a.s) komutasında Yemen'de, bir cephe Zeyd b. Musa Kâzım'ın (a.s) komutasında Ehvaz'da, bir cephe Hasan b. Hasan-il Eftes'in komutasında Mekke'de ve...

Mücadele açık bir nizam şeklini almıştı. Bu mücadele çeşitli şekillerde de boy göstermekteydi.

Hakim düzene sızan "Zur-riyaseteyn" lakabını alan Harun'un veziri Fazl b. sehl, Harun'un oğlu Muhammed'e de vezirlik yapan Harun'un son veziri Fazl b. Rabi, Me'mun'un müsteşarı sayılan Eba selt-i Herevi Reyyan b. Selt'le birlikte güçlü bir kadro teşkil ediyorlardı.

Askeri açıdan ise meşhur komutan "Herseme b. A'yen", "Tahir b. Hüseyn-i Huzaî" ve benzerleri askeri mevkileri üstlenmişlerdi. Bu ikisi şii idiler ve şayet Tahir b. Hüseyin'in inancı daha güçlüydü. Bu ikisi siyasetten yararlanarak adım adım hükumete baskı yaparak değişim sonucu hilafeti şerî mesirine, yani Ehl-i Beyt imamlarına geri çevirmeyi tasarlıyorlardı.

Diğer taraftan hükumet hediyelerle ve çeşitli şehirlerin komutanlığını vermekle bu iki kişiyi kendine itaate çekmeye çalışıyordu. Örneğin Herseme b. A'yen Ebu Seraya'yla savaşmaktan çekiniyor; fakat Mensur b. Mehdi'nin mektubu o kadar aldatıcıydı ki Herseme'yi ağlayarak onun önerisini kabul etmeye zorladı; çünkü Herseme şehvet ve güç kazanma sevdasından vazgeçememişti. Fakat Tahir b. Hüseyin çeşitli savaşlarda kazandığı zaferlerden sonra mücadele sahnesinden uzak tutulması için "Herat" valiliğine atandı. Me'mun ondan korkuyordu. Tahir b. Hüseyin'in soyundan gelenlerin hepsi şii  olduklarını dile getiriyorlardı.[8] Nitekim Süleyman b. Abdullah-i Tahirî (İbn-i Esir'in dediğine göre) Teberistan'da "Hasan b. Zeyd-i Nahizi"yle savaştıktan sonra şiddetli şiilik duygusundan dolayı yaptıklarından tövbe etti. Tahir'in Bağdat'ta bir evi vardı; o eve giren güvende olurdu. tahir b. Hüseynin Ebu Serya'yla savaşa davet edildi fakat o şöyle cevap verdi:

Yakin şüpheden perdeyi alır

Senin en üstün hilen sağlam düşünceni kullanmandır.

Bu planın şerri şüphe düşürmektedir

Acaba Tahiri yardım ve itaatine

Borçlu olduğu bir grupla savaşmaya mı davet ediyorsun.

Abbasilerin hükumetinde Tahir'in kam ve mevkisi o kadar yüksekti ki Ehl-i Beyt şairi "De'bel-i Huzai" Me'mun'a hitaben açık şiirinde şöyle diyor:

Ben kılıçları senin kardeşini öldüren ve sana makam ve mevki veren kavimdenim.

Bu da şiiliğin hakim Abbasi düzeninde ne kadar nüfuz ettiğini göstermektedir.

Daha önemlisi İmam Ali b. Musa er-Rıza'nın (a.s) kişiliğidir; halk kitlelerinin kalben cezbolduğu bir kişilik öyle ki, Me'mun kudretinin doruk noktasında defalarca hükümetini tehdit eden İmam'ın (a.s) komunumdan kurtulmaya çalışmıştır insanların gözü imam'a (a.s) takılınca gözlerinden yaşlar akıyordu. Bu sahne Me'mun'un daveti üzerine İmam'ın (a.s) Horasan'a kadarki bir kaç aylık yolculuğunda defalarca tekrarlanmıştır. Ümmetin sürekli kaynayan kaynağı ve yeni düşünce akımları karşısında bir delil sayılan İmam'ın (a.s) İlmi şahsiyeti de onun mahbubiyetine eklenmekteydi. Yahudi, Hıristiyan, Mecusi, Saibi, Berehmen, Mulhid, Dehrî ve diğer mekteplerin izleyicileri hepsi İmam Rıza'nın (a.s) batıl inançları ve bu içi boş felsefeleri çürütmede çok önemli bir rolü olduğuna tanıktırlar.

İşte buradan imam Rıza'nın (a.s) hadis ve buyruklarının çoğunun tevhid ve diğer itikadi konularla ilgili olduğu anlaşılmaktadır, öyle ki, İmam Rıza'nın (a.s) öğrencileriyle tartışan herkesin sonunda baş aşağıda sözünden geri döneceği meşhur olmuştu. İmam Rıza'nın (a.s) döneminde ortaya çıkan bidatlar kolay bir iş değildi. Biri Peygamberlik iddiası ediyor, diğeri İbrahim Halil olduğunu söylüyor ve...

O dönemin diğer bir mesele hükümetin kukuşmuş cereyanlarından kaynaklanan İslam ümmetinin ahlakî buhranla oluşuydu; çünkü islam milletlerinin topraklarında bozuk ve kokuşmuş olaylar cereyan etmişti. Sonraki bahislerde bu buhranın ortaya koyduğu şeyleri sunacağız. Bunun karşısında, İmam Rıza (a.s) ümmetin ruhî susuzluğunu yatıştırıyor; çünkü ümmet İmam'ı (a.s) Takva, ibadet, çekingenlik ve diğer faziletleri  nedeniyle ona doğru çekilen ruhî bir kutup biliyordu.

İslam ümmeti sürekli Allah Teala'nın kendilerini her türlü pislikten arındırdığı güzelliklerden besleniyordu. Ümmet, susuzluğunu bu yüce zatların kaynağından gideriyor ve onun tertemiz ve berrak pınarından doyasıya içiyordu.

2- Üçüncü merhalenin (İmam Rıza'nın dönemi) özellikle siyasi boyutta tekamülün asıl faktörü hükumetin muhalifler karşısında çöküşünün devamı ve hükümete içten inen darbelerden ibaretti. Harun'dan sonra emin'le Me'mun arasında vuku bulan savaş ve keşmekeşlerden haberiniz vardır. Harun'dan sonra, Emin'le Me'mun'un amcası ibrahim on dört gün boyunca işleri ele aldı. Fakat daha sonra Emin gelerek bir yıl altı ay ve yirmi üç gün hüküm sürdü. Sonra tekrar amcası hükümete geçti; nihayet Me'mun Bağdat'a gelerek hilafet kürsüsüne oturdu. Hilafet adaylarının keşmekeşleri böyleydi, fakat hilafet konusunda, eğer Abbasi halifesi vezir veya komutanlardan birinin şiiliğe yöneldiğini sansaydı onu kesinlikle öldürürdü. "zar-riyaseteyn"[9]  Fazl b. Sehl'in Me'mun tarafından tasfeyesi, Abbasiler için bir çok zafer kazandıran ve öldürülüşü ordu komutanlarını öfkelendiren Herseme b. A'yen'in tasviyesi bu gerçeği doğrulamaktadır.

3- Diğer bir etken, insanlara yapılan haddinden fazla zulümlerdi; Horasan halkının Harun Reşid'in valisi "İbn-i Mahan"a karşı ayaklanmasını bilirsiniz. Arada bir islam topraklarına ait şehirlerin birinde şehrin valisine karşı bir ayaklanmanın baş göstermesi çok doğaldı. Diğer taraftan ümmet arasında fakirlik ve yoksulluk yaygınlaşmış, ordu mensupları tarafından bir çok terörler yapılıyordu.

4- Merkez hükümetin hükumetin temilini teşkil eden zatları değerlendirmede zaafı. Abbasî yönetimi her şeyden fazla masrafı diğer organlardan fazla olan orduya dayanmıştı. Bu ordunun özel bir sulta kurma ruhiyesi vardı. Abbasî yönetiminin geçerliliğinin merkezden öteye geçmediği, fakat diğer şehirlerde gücün valilerin elinde olduğu söylenebilir. Hükümetin merkeziyle diğer şehirlerin valileri arasında irtibat kurmakla sadece ordu sorumlu sayılıyordu. Her valinin halkın ayaklanmasını bastıramayacak kadar zayıf bir koruma görevlileri vardı. İşte bu yüzden Me'mun hicri 203 yılında "Muhammed b. zubadi"yi "Tehame" valiliğine atadığında orada tekrar Abbasilerin hükümetini sağlayabilmesi için onunla birlikte bölgeye bir de ordu gönderdi. Fakat kısa bir süre sonra Muhammed bu orduyla müstakil bir hükümet kurdu. "Zubadiye" Yemen'de müstakil bir hükümettiler.

Abbasi hükümetinin başındakiyle azalar arasındaki irtibat dağılmak üzereydi; bu arada ordu bu azanın irtibatını sağlayan tek bağdı. Ordunun varlığı, malların hükümetin merkezine ulaşmasını tazmin ediyordu. Öyle ki Me'mun'un kardeşi Emin tarafından veli ahtlıktan alınması olayında Me'mun muvafakatlarını alması gereken hükümetin ricalleriyle istişare etti. Bu konuşmalarda Herseme b. Hazim şöyle dedi: "Ey müminlerin emiri! Sana yalan söyleyen kimse hiç bir zaman senin hayrını istemez ve sana doğru söyleyen kimse ise hiç bir zaman gerçeği senden gizlemez; komutanları birini veli ahtlıktan almaya teşvik etme, çünkü senin kendini makamından alabilirler ve onları biatlarını bozmaya zorlama, o çünkü bu durumda sana ettikleri biatı da bozabilirler."[10]

Bu ise halifeden sonra gerçek güce ordunun sahip olduğunu göstermektedir.

5- Hükümette Rüşvet, sahtekârlık ve insanların satınalınması gibi çirkinliklerin yaygınlaşması; bu etken kendi payınca halk arasında da yaygınlaşmıştı; öyle ki bu alanda İbn-i Esir şöyle diyor! Zutt kavmi -Esasen asya hintlerinden sayılan toplumun alt tabakasından bir gruptur. Bu grup Fars körfezi sahillerinde yaşıyorlardı; merkezleri ise Basraydı. Bu grup yaşamlarını yol kesme ve soygunculukla karşılıyorlardı ve belki de bu özellik onların zayıf düşürülmesi ve köle edilmesinden kaynaklanıyordur- hükümetin etrafındakilerin çirkin ve alçak özellikleri ve hükümetin halka sultası sonucu Basra'yı ele geçirdiler ve bu grup saptırıcı ameller yapıyorlardı. Niye böyle etmesinlerdi ki, oysa örneğin Abbasi saltanatının güvenini kazanan vezirlerden olan cafer b. Yahya şarap içiyor, sarhoş arkadaşlarıyla birlikte meclisler düzenliyor, o meclise katılanlar çeşitli rengarenk elbiseler gelip haram işliyor ve fahişelerin arasında keyif sürüyorlardı; nihayet bir keresinde Abdulmelik b. Salih b. Ali Abbasî arasında vakarlı, dindar ve haysiyetli birisi olarak tanınan Abdulmelik'i görünce mahcup oldu. Fakat Cafer b. Yahya ağzını açıp bir şey söylemeden Abdulmelik ona, "Hiç sakıncası yok" dedi "bize de bu rengarenk elbiselerden getirin". Ona da rengarenk bir elbise getirdiler. Abdulmelik o elbiseyi giydikten sonra cafer b. Yahya'yla şakalaşmaya başladı. Sonra şarap istedi. Şarabı içtikten sonra cafer'e, "sen de bana katıl; çünkü şarabı fazla kaçırmaya alışkın değilimdir" dedi. Daha sonra şakalaşıp bağırmaya başladılar. Sonra Cafer b. Yahya Abdulmelik'e "Ne isteğiniz var?" dedi. Abdulmelik "Senden üç şey istemeye geldim" dedi "Birincisi, bir dirhem kadar bir borcum var; o borcumun ödenmesini istiyorum. İkincisi, mevkisinin yücelmesi için oğlumun vali olmasını ve üçüncüsü de halifenin kızının oğluma nikahlanmasını istiyorum." Bunun üzerine Cafer, "Oğlunu Mısır valisi yaptım, istediğin parayı da şimdi senin evine götürecekler. Halifenin kızını da senin oğluna nikahladım; fakat halifenin kızı olduğu için mehriyesi falan miktardır." dedi. Ertesi gün Harun Cafer'e yakın olduğu için onun önerisini kabul etti. Bu, tarih kitaplarında yüzlerce benzeri bulunan olaylardan biridir.

6- Abbasilerden ayrı olan Edarise ve Eğalibe hükümetleri gibi küçük hükümetlerin varlığı. Bu hükümetlerin varlığı Abbasilerin günden güne artan istibdat ve fesatları karşısında bir engeldi.

Hükümetin durumunu bildikten sonra halk kitlelerini baskısı arttı. Halk müslüman topluma  egemen olan fasit insanların yönetiminden kurtulmak, hükümeti tekrar şerî rayına oturtmak istiyor ve İmam Rıza'yı Şerî halife biliyorlardı.

Me'mun İmam'ı (a.s) kendi veli ahtı ettikten sonra o hazretten bir ata binerek halka bayram namazı kıldırmasını istiyor. Me'mun imam'a (a.s) şöyle dedi!

"Sizin fazilet ve erdeminizi bilmeleri ve gönüllerinin yatışması için insanların susuz kalplerine bir hutbe okumanız iyi olur."

Daha önce demiştik ki, Me'mun'un döneminde batıda mektebî kişilere bağımlı olan "Edarise" isminde bir hükümet kurulmuştu. O dönemde Hicaz da İmam Ali b. Musa er-Rıza'nın (a.s) amcası Muhammd b. Cafer es-sadık'ın elindeydi.

Muhammed b. Cafer Medine'de bir inkılap yaptı ve Medine halkı ona biat etti. Medine manevi liderliğin o zamana kadar hüküm sürdüğü bir şehir sayılmaktaydı. Bildiğiniz gibi İmam Şafii, Malik b. Enes ve Ebu Hanife (Ebu Hanife Kufe'liydi ve ilim tahsili için Medine'de ikamet ediyordu.) Medine-i Münevvere'deydiler. Medine o dönemde her ne kadar askeri faaliyet için uygun bir bölge sayılmasaydı da İslam hükümeti için siyasi ve strateşik bir bölge sayılmaktaydı.

Medine halkı Muhammed b. Cafer'e biat etti; çünkü onu hilafete Me'mun'dan ve diğer Abbasoğullarından daha layık biliyorlardı. Bu hareket Me'mun'un huzurunu kaçırdı. Dolayısıyla Muhammed'le savaşmak için Medine üzerine büyük bir ordu gönderdi. Bu savaşta Muhammed yenik düştü. Me'mun onu öldürmeye muvaffak olamadı; fakat sonunda onu yakalamayı başardı.

Acaba Me'mun takvalı ve temiz birisi miydi ve bu nedenle mi kendisine karşı baş kaldıran Muhammedi öldürmedi?

Me'mun Hâdi Abbasi'nin torunudur. Hâdî Abbasi, Fehh esirlerini çoluk çocuk, yaşlı, kadın demeden işkence altında öldüren biridir. Onlarca Fehh eserini Hâdi'nin yanına getirmişler, o sırada saray şairlerinden biri okuduğu şiirle onu intikam almaya teşvik etmiş, bunun üzerine Hâdi çocuk kadın demeden esirlerin hepsini öldürmelirini emretmişti. Me'mun da işte bu alçak soydandı. O göz kırpmadan en yakın dostu Fazl b. Sehl'i öldüren bir kişidir. O halde neden düşmanı olan Muhammedi öldürtmedi. Aksine onu yanına çağırttı ve Horasan'a geldiğinde ona saygı gösterdi, ağırladı, ona bir miktar para ve yer bağışladı. Buna rağmen Muhammed yine sonraları da Me'mun'a biat etmedi. Muhammed Me'mun'un karşısında onu kötülüyor, onun aleyhine konuşuyor; fakat buna rağmen Me'mun yine de ona yumuşak davranıyordu. Me'mun Muhammed ölünceye kadar ona karşı bu tavrını sürdürdü. Muhammed ölünce de Me'mun onun cenazesini teşyi etmiş, mezarının başında hazır olmuş, cenazesini kendisi alıp mezara bırakmış, sonra da Muhammed'in oğullarına "Babanızın ne kadar borcu var?" diey sormuş, onlar da "otuz bin dirhem" demişler, bunun üzerine Me'mun "Allah Onun borcunu ödedi" demiş, bu sözüyle Muhammed'in borcunu ödeyeceğini bildirmiştir. Niçin Me'mun böyle davranıyordu? Acaba Me'mun takvasından dolayı mı Muhammed'e böyle davranıyordu? Asla; Me'mun'un yumuşak davranışının sebibi, o dönemde mektebi hareketin çok güçlü oluşu, halk ve devlet kadrolarına sızmış oluşuydu.

Ebu sereya'nın İnkİlabı

Muhammed b. İbrahim b. İsmail yani, Tebateba b. İbrahim b. İmam Hasan b. Ali b. Ebitalib b. (a.s) Kufe'ye doğru hareket etti. O surey b. Mensur (Rabia oğulları boyundan) b. Zehl b. Şeyban'la (Ebu Seraya'yla) daha önce belirtilen tarihte görüşmeyi kararlaştırmıştı.

Ebu seraya mektebî hareketi olanları toplamak için imam Hüseyin aleyhisselamın mezarının başına gitti; çünkü daha önce de dediğimiz gibi İmam Hüseyin'in (a.s) mezarı inkilapların merkezi ve inkılapçıların sığınağıydı. Nasr b. Muzahim[11] şöyle rivayet eder: Medain halkından birisi bana şöyle rivayet eder: Medain halkından birisi bana şöyle dedi: O gece İmam Hüseyin'in mezarının başındaydım. Rüzgarlı ve yağmurlu bir geceydi. Ansızın bir takım atlılar gelerek atlarından yere indiler. Sonra İmam'ın (a.s) mezarının yanı başına gelerek selam verdiler. Onlardan biri (Ebu Seraya) uzunca bir ziyaret etti ve sonra da "Mensur b. Zeberkan-i Nemri"den şu şiirleri okudu:

Ölüme doğru öyle gidiyordu ki sanki artık hiç dönmeyecekti

O gün, kılıcın ağzına nispeti gibiydi.

İslam'a sert bir darbe indirdi.

Sanki sen ey Fatıma şaşırıyorsun şuna ki:

Neden hemen bir bela inmiyor bu kavme.

Sen acele etsen de Allah acele etmez

Allah senin gördüğünden habersiz değil.

Peygamberin kızı Fatıma bir mazlumdu

Öyle bir peygamber ki eğer hayatta olsaydı ağlar gözlerini her tarafa çevirirdi

Bil ki yiğit bir kişi yoktu ki

Kılıç ve ince mızraklarla Fatıma'yı desteklesin.

Ravi diyor ki: Sonra o adam (Ebu serya) buna dönerek "nerelisin?" dedi. "Medain halkından bir çiftçiyim" dedim. Bunun üzerine "Subhanellah" dedi devenin yavrusuna karşı sevgili olduğu gibi dost dosta karşı sevgili olur. Ey dost! Burası öyle bir yerdir ki, burada durmak Allah'ın rızasını kazanmaya sebep olur, burada durmanın büyük bir sevabı var." Ravi diyor ki: Daha sonra süratle yerinden kalkarak "Zeydiye'den olan benim yanıma gelsin" dedi. O topluluktan bazı gruplar giderek onun yakınında oturdular. Sonra o uzun bir hutbe okuyarak hutbesinde Ehl-i Beyt'in fazilet ve özelliklerini saydı ümmetin ise onlara karşı davranış ve zulümlerini hatırlattı o, hutbesinde İmam Hüseyin'den bahsederek şöyle dedi: "Ey insanlar! Sizin İmam Hüseyin'in (a.s) yanında olmadığınız için ona yardım edemediğinizi kabul edelim; o halde kendisiyle aynı zamanda olduğunuz ve kendisini gördüğünüz kimseye yardım etmekten sizi alıkoyan nedir? Muhammed b. İbrahim yarın kıyam edecektir. O İmam Hüseyin'in (a.s) intikamını, babalarının mirasını almayı ve Allah'ın dinini hakim kılmayı istemektedir. O halde sizi ona yardım etmekten alıkoyan nedir? Allah'ın dini doğrultusunda kıyam edip Allah'ın hükümlerini savunmek ve Resulullah'ın (s.a.a) Ehl-i Beyt'ine yardım etmek için buradan doğru kufe'ye gidiyorum. Bu niyette olan bana uysun." Sonra en kısa zamanda arkadaşlarıyla birlikte kufe'ye döndü."[12]

Muhammed b. İbrahim Kufe'de mevcudiyetini ilan etti. Ali b. Abdullah b. Hüseyin b. İmam Ali b. Hüseyin (a.s) ve Kufe halkı çekirge sürüsü gibi onun etrafını sardılar. silah bulmayanlar asa, bıçak ve bir tuğlayla yetindiler. Ebu Serya ve beraberindekiler de ellerindeki iki arı bayrakla dağın üzerinde görünmekteydiler. Onlar ilk önce Kufe valisini ortadan kaldırdılar. Sonra da daha önce anlaştıkları gruplarla birlikte belirtilen tarihte saldırıyı başlatmaları için biri diğerinden sonra diğer şehirlere çeşitli ordular gönderdiler. Bu iş, Abdus b. Abdussemed'le savaşmalarından sonra başlatıldı.

Ebu Serya, İsmail b. Ali b. İsmail b. İmam Cafer-i Sadık'ı (a.s) Kufe valiliğine, Ruh b. Haccac'ı ordu komutanlığına, Ahmed b. Surey-i Ensari'yi diğer işlere, Asim b. Amir'i kadılığa, pazar işlerini İbn-i Masa b. Cafer'e, Ahvaz hükümetini İbn-i Musa b. Cafer'e, Basra valiliğini Abbas b. Muhammed b. İsa b. Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Caferb. Ebutalib'e, Mekke valiliğini Hasan b. Hasan-il Eftas'e, vasit valiliğini cafer b. Muhammed b. Zeyd b. Ali ve Hüseyin b. İbrahim b. İmam Hasan'a bıraktı. Bunlardan her biri kendi görevlerinin başına gitti. Biri diğerinden sonra çeşitli noktalardan kufe'ye gelen mektuplar yeni fetihlerden haber veriyorlardı. Abbasi halifesini dört bir yandan tehlike tehdit ediyordu; o dönemde halife Horasan'daydı. Abbasî yönetimi acil kararlar alarak Zuheyr b. Museyyib'i büyük bir orduyla o bölgeye gönderdi; fakat bu komutan tepeden tırnağa donanan büyük bir orduya sahip olmasına rağmen Ebu Seraya'nın sadece kufe halkından oluşan az sayıdaki pek fazla silahı da olmayan ordusu karşısında büyük bir yenilgiye uğradı. Bu olaylarda Kufe halkı yiğitlikler sergilediler ki kitabımızın onları anlatmaya kapasitesi yetmez. Nihayet Ebu Seraya kendisini Zuheyr'e ulaştırdı. bunun üzerine Zuheyr ona "Eyvahlar olsun sana, bundan daha büyük bir yenilgiye mi uğratmak istiyorsun bizi? Nereye kadar beni takip edeceksin?" dedi. Bunun üzerine Ebu seraya onun peşini bırakarak geri döndü."[13]

Bu yenilgiyle Abbasi hükümetine ağır bir darbe inmiş oldu. İşte bu nedenle Abdus b. Abdussamed'in komutanlığında bin atlı, üç bir piyadeyi Ebu Seraya'yla savaşa gönderdi. Fakat Allah kanlarının son damlasına kadar fedakarlık etmeye kararlı olan insanları yenilgiye ğratmak mümkün müydü? ikinci savaşta hareketin komutanlığını yapan Muhammed b. İbrahim yaralandı ve savaşta aldığı bu yarayla öldü. Fakat ölmeden önce bazı nedenlerle Ebu Seraya'yı (Surey b. Mensur'u) kınıyordu. Örneğin birincisi Abbasi ordusu saldırıya geçmeden Surey b. Mensur savaşı başlatmamalıydı diyordu ve ikincisi ganimetlerin hedef olmadığını, dolayısıyla insanların sadece ganimetlere yönelmemesi gerektiğini vurguluyordu. Ebu Seraya kendisini Muhammed b. İbrahim'e ulaştırdı. Muhammed b. İbrahim aldığı yaraya rağmen fedakârlık ediyor ve Ebu seraya'yı düşman ordugâhına düzenlediği gece baskınından dolayı kınayarak şöyle diyordu: "Ben Allah katında senin düzenlediğin gece baskınından uzağım. Neden onları hakka davet etmeden baskın yapıp savaşı başlattın? Ayrıca sadece düşman askerlerinin silahlarını ganimet almalıydın, başka şeyleri değil." Bunun üzerine Ebu Seraya, "Ey Resulullah'ın (s.a.a) torunu! Bu hareketimiz bir savaş taktiğiydi. Fakat artık böyle bir şey yapmam." Ebu Seraya, Muhammed b. İbrahim'in can vermek üzere olduğunu görünce ona "Ey Resulullah'ın torunu! Canlı olan her şey ölecek, yeni olan her şey eskiyecek; o halde vasiyetin varsa bana söyle" dedi. Muhammed b. İbrahim dedi ki: "Sana Allah'tan çekinmeyi, sürekli dinini savunmayı, Resulullah'ın Ehl-i Beyti'ne yardım etmeyi tavsiye ediyorum; çünkü sen de onlarla aynı akibete uğrayacaksın. Benim yerime Ali oğullarından en iyisini seç. Bu konuda ihtilaf çıkarsa Ali b. Abdullah'ı seçin; çünkü ben onun gidişatını deneyip beğendim."[14]

Surey b. Mensur'un Muhammed b. İbrahim tarafından kınanışı bir kınanmadan ziyade hedeflerinin haktan başka bir şey olmadığını ve batılla karışan bir işi yapmamaları gerektiğini, Mektebi bir hareketin her zaman kendi değerlerini koruması gerektiğini, çünkü onun savaşının bu değerleri korumaktan başka bir nedeni olmadığını ve bunun mektebi hareketin inkılapçıları arasında istikamet ve Allah yolunda fedakarlığın en belirgin nişanesi olduğunu vurgulamaktı. Fakat bunun karşısında Abbas oğullarının ordusu inkılapçılara diyorlardı ki: "Fuhuş için kadınlarınızı, kızlarınızı ve kız kardeşlerinizi süsleyin; Allah'a andolsun onlara şöyle ve böyle bapacağız" diyor açıkça çirkin sözler söylüyorlardı.[15] Fakat Ebu seraya onlara şöyle karşılık veriyordu: "Allah'ı hatırlayın ve ona tövbe edin, O'ndan bağışlanma dileyin ve o'ndan bağışlanma dileyin ve O'ndan yardım isteyin."[16]

Sonra daha önce de dediğimiz gibi çeşitli şehilere valiler atandı ve peşinden ebu Seraya halkı toplayarak onlara okuduğu bir hutbede Muhammedin ölüm haberini vererek onlara başsağlığı diledi. Muhammed b. İbrahim'in ölüm haberini alan halk hıçkıra hıçkıra ağladı. Ebu Seraya sözlerine şöyle devam etti: "Ebu Abdullah rahmetullah-i aleyh kendisi gibi birini kendi yerine seçmiştir. O, Ebu-l Hasan Ali b. Abdullah'ı seçti. Eğer siz iseniz o da razıdır. Aksi durumda kendi aranızdan birini seçin." Burada o sıralarda yaşı küçük bir genç olan İmam Ali b. Hüseyn'in inkilapçı oğlu Zeyd'in oğlu Muhammed b. Muhammed ileri çıkarak şöyle konuştu: "Ey Ali oğulları! Allah'ın dinine yenilgiyle yardım edilmez; bu adam (Ali b. Abdullah) bize karşı kötü bir şey yapmadığı gibi ateşimizi söndürdü ve bizim intikamımızı aldı." Daha sonra Ali b. Abdullah'a dönerek dedi ki: "Ey Eba Hasan! -Allah senden razı olsun- sen ne diyorsun bu işe? Muhammed b. İbrahim yerine seni seçmiştir; elini ver de sana biat edelim." Ali b. Abdullah Allah'a hamd ettikten sonra şöyle konuştu: "Ebu Abdulah rahmetullahi aleyh hayatının son anlarında beni kendi yerine seçmiştir. O omuzlarına aldığı ilahi sorumlulukta kusur etmemiştir. Ben gevşeklik göstererek onun vasiyetini reddetmek istemiyorum ve benim maksadım bu sorumluluğu kabullenmekten sakınmak değildir. Fakat akıbeti hayır olan iyi şeyleri yapmam gereken yerde başka işlerle uğraşmaktan korkuyorum. O halde kendi işinin peşine git, Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun. Amcam oğullarının taraftarlarını topla; biz riyasetimizi sana verdik ve samimiyetle sana güveniyoruz" sonra Ebu Seraya'ya dönerek, "Sen ne diyorsun bu işe; onun (Muhammed b. Muhammed b. Zeyd'in) riyasetine razı mısın?" dedi. ebu Seraya da, "Benim rızam senin rızana bağlıdır ve benim sözüm senin sözündür." dedi. Sonra da Muhammed'i öne geçirerek ona biat ettiler.[17] Bu da inkılapçıların pratik yaşamların da da vuku bulan değerleri bir slogan olarak dile getirdiklerini ortaya koymaktadır.

Ali b. Abdullah'ın kendisini kenara çekerek daha küçük yaştaki bir gence - Muhammed b. Muhammed b. Zeyd'e- nasıl biat ettiğini görmekteyiz. Bu hareket bugün inkilap önderlerinde benzerine rastlanmayan bir davranıştır. Onlar bu hareketleriyle önderlik konusunda önemli bir değeri vurgulayarak gerçekleştirmişlerdir ve o değer, ümmetin önderliğini herkesten daha layık olan birinin üstlenmesi, rehberlikte yaş ve benzeri şeylerin ölçü olmaması gerektiğidir. Abbasi yönetimi inkilap tehlikesinin artmasından endişelenerek  şaşkın şaşkın kendi ekseninde dönüp duruyordu. Htkümet bütün askerî güçlerini toplayarak Tahir b. Huzaî'ye bir mektup yazıp onu Ebu Seraya'nın inkılabına karşı savaşmaya davet etti. Fakat Tahir onun mektubuna bir kaç beyitle cevap vererek sevdiği ve kendisini ona borçlu hissettiği bir inkılaba karşı savaşmaktan sakındı. Hükumet Herseme b. A'yan'a bir mektup yazarak bir defasında vaadler verip rica ederek, ve bir kere de duygularını tahrik onu otuz bin atlı ve yayadan oluşan ordunun komutanlığını kabullenmeye razı etti, karşı tarafta inkılapçılar sayı ve teçhizat bakımından hükümet ordusuna oranla çok azdı.

Savaş ateşi alevlendi, amansız bir savaş başladı. İnkilapçılar büyük bir direniş gösteriyor ve kesinlikle gerilemiyi düşünmüyorlardı. İnkılapçı güçler Abbasoğulları'nın ordusu'nun bütün hilelerini suya düşürüyorlardı. Bu arada Hasan b. Hüseyin Zud-Dem'et b. Zeyd b. İmam Ali b. Hüseyin Zeynulabidin şehit düştü; fakat inkılapçılar hala canla başla savaşıyor, tekbirler getiriyorlardı, Ordunun yiğitlik ve yarattığı kahramanlıklar artış gösterdi. O anlarda sadece Allah'ın kalbini temizlediği ve ameli tertemiz niyetinden kaynaklanan kimseler direnebilirdi. Savaş şiddetlendi. Ebu Seraya başı açık olduğu halde, "Ey İnsanlar! Allah'a andolsun bir saat Sabır ve biraz direniş düşmanın yenilgisiyle sonuçlanacaktır ve bilin ki onları yenilgiden başka bir şey beklemiyor" diye feryat ediyordu. Bu arada Herseme'nin tepeden tırnağa kuşamlı, zırıhlı bir komutanı ona saldırdı, iki komutan tutuştu. Ebu seraya ona öyle bir kılıç darbesi indirdi ki onu başından atın eyerine kadar biçti. Onun ölümüyle Abbasi ordusu açık bir yenilgiyle karşılaştı, Herseme'de Ebu Seraya'nın haberi olmadan esir olmuştu. Herseme yaklaşık beş bin atlıdan oluşan bir ihtiyat ordusunu, yenilgiye uğrar ve kendisi de esir düşerse derhal yardıma koşmaları için takviye olarak tutuyordu. İki ordu arasında tekrar amansız bir savaş başladı. Ancak bu kez de Herseme bu savaştan beklediği sonucu alamayınca yüksek bir sesle şöyle bağırdı! "Ey Kufeliler! Neden kanımızı döküyorsunuz? Eğer bizimle savaşınız başımızda olan önderimizi sevmediğiniz içinse o halde ikimizin de kabul ettiği Mensur b. Mehdi var; gelin ona biat edelim. Yok hilafeti Abbasoğullarından almak istiyorsanız, o halde imamınızı seçin de pazartesi günü toplanarak birbirimizi öldürmeden bu konuda konuşalım." Bunun üzerine kufeliler savaşı bırakınca Ebu seraya "Yazıklar olsun size" dedi, "bu bir hiledir; onlar öldürüleceklerine yakin ettikleri için bu hileye başvurdular; onlara aman vermeyin." Fakat Kufeliler kabul etmeyerek "onlar bizim isteğimizi kabul ettiler; artık onlarla savaşmamız caiz olmaz." dediler.

Ebu Seraya bu olayın gerisini düşünüyordu. Abbasi güçleri kendilerinin tam bir yenilgiye uğramak üzere olduklarını hissedince bu hileye başvurdular. Mevcut askeri durumu bırakmak Abbasi hükümetine inkılapçıların kökünün kazınmasını müjdeliyordu. Fakat savaş sahnesindeki mevcut katiyet en azından bu ümidi zayıflaştırır ve Abbasi hükümetinin kısa zamanda saldırıyı yeniden başlatmasına engel olacak ve eğer saldırsa da hükümetin tekrar psikolojik dengesini sağlaması ve askeri düzenini bulması bir süre uzun sürecekti. Bu şartlarda savaşın durması ingılabın yenik düşmesi anlamına geliyordu. Mücahitler bu gerçeğe dikkat etmiyor ve şayet hakla batıl arasında bir değerlendirme yapmıyorlardı. O savaş batıl ve zalimane bir savaş değildi, yüce değerler ve haktan pek mesafesi yoktu.

Savaş durdu. Ebu Seraya Abbas oğulları'nın hedeflerine ulaştıklarını hissediyor ve Kufede hükümetin casuslarının varlığının kendi payınca Abbas oğulları için bir muvaffakiyet sayılıyordu. İşte bu nedenle Ebu Suraya Kufe'den çıkıp daha iyi bir bölgede yer alarak sonraki hareketleri oradan başlatması gerekiyordu. Dolayısıyla Basra'ya doğru yola koyuldu. Yolda Basralı bir göcebeyle karşılaştı. Ebu suraya ondan inkilaptan haber alınca göcebe adam Herseme'nin askerlerinin Basra'ya girip orayı kontrol altına aldıklarını Basra'ya giriş kapılarını kapadıklarını ve Mensur b. Mehdi'nin de Kufe'ye geldiğini söyledi. Ve yine Abbasi hükümeti savaşın durduğunu haber alınca Herseme'nin bulunduğu cepheye oldukça fazla yardım gönderdiğini ekledi.

Ebu Sureya Basra'ya gitmekten vazgeçerek vasit'e gitmek istedi; fakat göçebe adam onu vasit'e gitmekten de alıkoyarak vasit'in de Basra gibi Abbasilerin elinde olduğunu, inkılabî valilerin oradan çıkarıldığını bildirdi. Sonunda Ahvaz'a doğru yola koyuldu. "Şuş" kentine ulaştığında kapıyı yüzüne kapadılar. Ebu Suraya kapıyı açmalarını emretti. Kapı açılınca Ahvaz'a girdi. Fakat haberi olmadan kendisini takip eden "Me'munî'nin kumandasındaki Abbasi ordusuyla aralarında şiddetli bir savaşa girişti. Ebu suraya zaferi kazanmak  üzereyken kölelerinden birinin aldatılmasıyla yenilgiye uğradı. Böylece surey b. Mensur yakalanarak idam edildi. Muhammed b. Muhammed b. Zeyd ise Horasan'a gönderildi, Me'mun onun küçük yaşına şaşırdı; fakat Ebu Sureya'nın inkılabı karşısında durduktan sonra başka bir inkılap dalgasının kendisini fetten aşağı çekmesinden korkarak açıkça onu idam etmeye cüret edemedi. Me'mun Muhammed b. Muhammed b. Zeyd'i yatıştırdı ve rahat bir hayat sürmesi için gerekenleri hazırladı; fakat durum yatıştıktan sonra onu zehirleyerek öldürdü.

Bu inkılabın yenilgiye uğramış olması onun bir çok olumlu noktalarının görmezden gelinmesi anlamına gelmez. Bu inkılap sonucu hilafetin temellerinin sarsılması ve -daha önce de dediğimiz gibi- çeşitli şehirlerde çeşitli cephelerin meydana gelişi kolay bir iş değil; bu cepheler var oldukları müddetçe sürekli inkılapçılarla savaşta hükümeti ateşkes isteğinde zorlamışlardır.

Burada cevap verilmeyen şu soru kaldı:

Neden Me'mun İmam Rıza'yı (a.s) hilafeti kendisine devretmek için Medine-i Münevvere'den Horasan'a getirtti de İmam bunu kabul etmedi ve bunun üzerine Me'mun veliahtlığı ona tahmil etti? Ve neden İmam (a.s) veliahtlığı kabul etti; oysa bunun da Me'mun'un düzenlediği bir oyun olduğu açıktı?

Bazı tarihçiler İmam'ın (a.s) Me'mun'un tahmil ettiği valiahtlığı kabul etmeseydi daha uygun olurdu diyorlar. Fakat bazı rivayetlerden İmam'ın veliahtlığı kabul etmeye mecbur olduğu anlaşılmaktadır. Tarihçiler diyorlar ki, İmam (a.s) Horasan'a gelince Me'mun İmam'la görüşmek isteyerek, "hilafetten çekilip onu size bırakmayı ve size biat etmeyi uygun gördüm" dedi; fakat İmam (a.s) kabul etmedi. Me'mun, "Ey Resulullah'ın torunu! Hilafeti kabul etmen gerekir" dedi. İmam (a.s), "Bunu asla kabul etmeyeceğim" şeklinde cevap verdi Me'mun'a. Me'mun bir kaç gün çaba harcayıp sonunda İmam'ın (a.s) hilafeti kabul etmesinden ümidini kesince bu kez, "Eğer hilafeti kabul etmiyor ve sana biat etmemizi istemiyorsan o halde benden sonra hilafetin size intikal etmesi için veliahtim olmayı kabul et" dedi. Bunun üzerine İmam (a.s) şöyle cevap verdi: "Allah'a andolsun, babam babalarından ve babaları da Emirulmüminin (Ali)den ve Emirulmüminin de (a.s) Resulullah'tan (s.a.a) benim senden önce zehirlenerek öldürüleceğimi ve dünyadan mazlumane bir şekilde göçeceğimi, gökteki ve yerdeki meleklerin ba ağlayacağını ve gurbette Harun-ur Reşid'in yakınında defnedileceğimi nakletmiştir." Me'mun ağlayarak şöyle dedi: "Ey Resulullah'ın torunu! Ben hayatta olduğum müddetçe kim seni öldürebilir veya kim sana bir kötülük yapabilir?" İmam (a.s) "Bil ki, eğer istersem kimin öldüreceğini söylerim" dedi. Me'mun, "Ey Resulullah'ın torunu! Halkın İmam'ın hilafete isteği yoktur demesi için hilafeti kabullenmekten mi kaçmak istiyorsun?" dedi. İmam, "Allah'a andolsun rabbim beni yarattığı andan itibaren yalan söylemiş ve dünyaya sırt çevirmiş değilim; ben senin maksadının ne olduğunu çok iyi biliyorum." dedi. Me'mun, "Benim maksadım ne olabilir ki?" demesi üzerine İmam (a.s) "Buna sadakat göstermem farzdır" buyurdu. Me'mun'un Güvencedesin" sözünden sonra İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Sen bu hareketle insanların, İmam "Tus"ta dünyaya eğilim göstermiş, fakat dünya ondan yüz çevirmiştir; hilafete tamahlanarak veliahtlığı nasıl kabul ettiğini görmüyor musunuz? demelerini istiyorsun" Me'mun sinirlenerek dedi ki: "Bana karşı davranışını hiç bir zaman beğenmedim; oysa benim heybetimden güvencedeydim; Allah'a andolsun ki eğer benim veliahtlığımı kabul edecek olursan ne ala, aksi durumda seni buna mecbur edeceğim; eğer kabul edersen güvencede kalırsın, aksi durumda vururum."[18]

Me'mun İmam'ın olayının züht ve takva olmadığını, imam'ın hükümet ele geçirmek amacıyla hazırlıklar yapmak için takva gösterişi yaptığını ve sonuçta şu şiirin imam hakkında doğrulandığını göstermeyi planlıyordu?

Ulaşmak istediği bir iş için namaz kılar, oruç tutar.

Fakat hedefine ulaşınca artık ne namaz kılar, ne oruç tutar.

Bu rivayete göre Me'mun İmam'ın ismini kötüye çıkarmak, mücadelenin önderinin ve mektebi hareketin imamının veliahtlığı kabul etmekle hilafete ulaşmayı tasarladığını, fakat ortamın buna müsaade etmediğini göstermek istiyordu.

Horasan ahalisi susuzluktan ve tarlalarının kurumasından dolayı İmam'dan yağmur namazı kılmasını istedi. İmam onların bu isteğini kabul ederek yağmur namazı kıldırıp onlar için dua etti. İmam'ın (a.s) namaz ve duası peşinden Allah'ın izniyle yağmur yağmaya başladı. İmam'ın bu hareketinden sonra, Me'mun'un yakınlarından biri ona dedi ki: "Ey Ma'minlerin emiri! Allah aşkına, bu büyük iftiharı (hilafeti) Abbas oğullarından Ali oğullarına intikal ettirerek halifeler tarihini değiştirmek mi istiyorsunuz? Bilin ki bu işle kendinizi ve boyunuzu kendi elinizle yok etmek mi istiyorsunuz? siz adı şanı bilinmeyen sihirbaz oğlu sihirbazı kendi yanına getirerek onu meşhur ettin. O zelil birisiydi sen ona izzet verdin; unutulmuştu onu hatırlattın; değersizdi ona değer verdin. Onun duasından sonra yağmaya başlayan yağmur dünyayı neşe ve sevinçle doldurdu. Bu adamın (İmam Rıza'nın) hilafeti Abbas oğullarından Ali oğullarına intikal ettirmesinden endişeleniyorum; bu adamın sihirli gücüyle hilafet nimetini senin elinden çıkarıp memleketini gasbetmesinden çok korkuyorum. Senin kendine ve saltanatına karşı yaptığın bir cinayeti kendisine yapan kim var?" Me'mun ona şöyle cevap verdi: "Bu adam, insanları gizlice kendine davet ediyordu. Ben de onun davetinin bizim için (ikimiz için) olsun diye onu kendime veliaht etmek istedim. O hilafetin saltanat ve hilafetin bize ait olduğunu bilmelidir ve ona aldananların da hilafeti hiç kimsenin ele geçiremeyeceğini, hilafetin bize ait olduğunu ve onun (İmam Rıza'nın -a.s-) hilafette hiç bir hakkı olmadığını bilmelidirler; onu kendi haline birakacak olursak hükümet düzeninde telafi edemeyeceğimiz bir darbe indirmesinden korktuk. Şimdi ona ne yaptığımızı görüyorsun ve bununla gördüğün gibi büyük bir hata işledik ve onu söz konusu etmekle bildiğin gibi bir harekete sürüklenmiş olduk. Dolayısıyla onun hakkında gevşek davranmamak gerekir, bir yavaş yavaş onun makamını aşağı düşürmeli ve halkın gözünde onu hilafete layık değilmiş gibi göstermeli ve sonunda hükümeti bu beladan kurtarmak için bir çare düşünmeliyiz."[19]

Me'mun burada İmam'ı (a.s) veliahtliğe atamasından hedefinin ne olduğunu ve yine ulema ve muhaddisleri İmam'la (a.s) tartışmak için getirmesinin nedenlerini açığa vuruyor; fakat çok geçmeden hesapları aksi sonuç verince Me'mun İmam'ı veliahtliğe atamasının aksi sonuçlarından korkmaya başlıyor.

İmam Rıza (a.s) birinci rivayette Me'mun'a yukarıda gördüğünüz şekilde cevap verdi. Fakat Me'mun İmam'ı (a.s) öldürmekle tehdit etti. İmam (a.s) ise Me'mun'un tehdidine şöyle cevap verdi: "Allah Teala beni kendi elimle kendimi yok etmekten alıkoymuştur; öyleyse istediğini yap. Ben de senin veliahtlığını kabul ediyorum; fakat ne kimseyi valiliğe atarım ve ne de kimseyi valilikten alırım. Ne bir kanun ve sünneti ayağımın altına alırım; ancak uzaktan seyrederim."

Bu rivayet ister sahih olsun, ister olmasın bence bir  kaç delille olayların akışı veliahtliği İmam'a (a.s) tahmil etti.

Birincisi: Eğer İmam (a.s) Me'mun'un valiahtliğini kabul etmeyecek olsaydı İslam Ümmeti Ehl-i Beyt imamlarının hakimiyette insanların en iyisinin, en takvalısının, en bilgilisinin, en üstününün ve en faziletlisinin olmasını istemediklerini sanardı. Yine halk Müslümanların önderi olan İmam Rıza (a.s) hükümeti kabul etmediğine göre siyasetin dinden ayrı olduğunu ve islam'ın dinin siyasetle karışmasını kabul etmediğini, islam'a göre ümmet arasında sadece manevî bir imametin hakim olabileceğini ve bu imametin Ali ve Fatıma'nın evlatlarından sayılan kişilerin hakkı olduğunu, islam ümmetinde siyasetin ise siyasi açıdan halka hakim olan bir kişinin hakkı olduğunu sunabilir ve sonuçta ümmet arasında "Sarayın işini saray adamlarına bırak" düşüncesi hakim olabilirdi.

İmam (a.s) pratikte bu düşünceyi çürütmek ve bu düşüncenin yayılmasını isteyenlerin umutlarını suya düşürmek istiyordu; işte İmam veliahtlığı kabullenirken bu hedeflere ulaşmayı amaçlıyordu.

İkincisi: İmam Rıza (a.s) ve Ehl-i Beyt imamları'nın (a.s) inkılabi gidişatıyla hareketlerinin hiç biri insanlara özel bir düşünceyi kabul etmeyi tahmil etmiyordu.

Daha önce de dediğimiz gibi Ehl-i Beyt imamlarının düşüncesi ümmetin bilincini yönetimi kendi ellerine alabilecek seviyeye ulaştırmaktı.

İşte bu nedenle Ehl-i Beyt İmamları (a.s) bu hedefe ulaşmak için bütün ortamlardan, hatta hükümetten bile yararlanıyorlardı. Yönetim onları hükümet düzenine girmeye davet edince Ehl-i Beyt İmamları da bu fırsatı bir nevi serbestlik ve hakim düzenin baskılarından kurtulmak için ganimet biliyor ve yönetime hiç bir taviz vermeden veya yönetimi onaylamadan (bu meseleyi ileride açıklayacağız) kendi mekteplerinin düşüncelerini ve dini yaymaya çalışıyorlardı; Me'mun İmam'ı (a.s) veliahtliğe atadığında şu cümlelerle işte bu konuya işaret eder.

"... Şimdi onlar şu gördüklerini yaptık ve bununla şu bildiğin hatayı işlemiş olduk; onu söz konusu ederek farkına vardığın felakete düştük; dolayısıyla onun hakkında gevşek davranmamak gerekir; yavaş yavaş onun makam ve mevkisini düşürmeli ve halk arasında onun şahsiyetini görünüşte hilafete layık değilmiş gibi göstermeli ve daha sonra yönetimden bu belayı defetmek için bir çare düşünmeliyiz."

Fakat Me'mun planladığı oyundan aksi bir sonuç aldı.

Üçüncüsü: İmam Rıza (a.s) Ehl-i Beyt İmamlarını (a.s) düşürüp mektebî hareketin gücünü zayıflatmaya kararlı olan Me'mun'un delillerini çürütmek istiyordu. Me'mun hedefine ulaşmak için özel bir metot izliyordu; O hedefine ulaşmak için İmam Rıza'yı (a.s) Horasan'a getirtti. Me'mun İmam Rıza'yı (a.s) Horasan'a getirtmekle istediğini yaptıra bilseydi hedefine ulaşmış olurdu; aksi durumda Ehl-i Beyt imamlarının evlatlarından olan "Ali b. İsmail"i veya "Muhammed b. Cafer"i veya "ishak b. Musa"yı ya da Ali b. Ebitalip oğullarından başka birini Horasan'a getirtip veliahtlık makamına oturtup Müslümanlara, "Ey Müslümanlar! Başınıza Ali oğullarından birinin olmasını istiyor iseniz işte bu istediğiniz gibi Ali oğullarından birisidir" demeyi planlıyordu. Az bir grup dışında halkın geneli gerçek ve Şerî imamla yalancı imamı teşhis edip birbirinden ayırma gücüne sahip değildi. Halkın çoğunun ölçüsü kişilerin isimleriydi; insanların mahiyetlerine dikkat etmiyor, yani imametine tasrih edilen imamı teşhis edemiyorlardı. Ali boyundan gelenlerin içindeki ihtilafı açıklamak için iki kişiye işaret edilebilir. Biri İmam Musa b. Cafer'e (a.s), diğeri ise Ali b. İsmail'e; yani bazı rivayetlere göre Harun için İmam'ın casusluk yapan ve imam'ın şehadetinde rolü olan kişi. İmam Hüseyin'le (a.s) Ömer ikisi de İmam Ali'nin (a.s) evlatlarındandı; fakat Hüseyin nerde, ömer nerde?!

Ömer b. Ali (a.s), tarihçilerin kaydettiğine göre iyi bir kişisel davranışa sahip değildir; o yaşıtlarıyla birlikte boş işlerle uğraşan ve dinî kişiliği olmayan birisiydi O, babası hilafete geçtiğinde Nuh'un oğlu gibi istediği her şeyi rahat bir şekilde yapabileceğini sanıyordu. Her ne kadar da bazı tarihçiler Ömer'in hayatının son anlarında tövbe edip iman getirdiğini ve Ömer'in evlatlarının da dindar kişiler olduğunu vurguluyorlarsa da Ömer'in gençlik döneminde iyi davranışı olmayan kayıtsız bir kişi olduğu kesindir. O, İmam'ın (a.s) de İmam'ın diğer bir oğludur; Şu farkla ki İmam Hüseyin (a.s) hayatı boyunca rahatlığı tatmamış ve elli yıl boyunca geceleri ibadetle geçirmiştir.

Me'mun rahatlığı talep eden çapluslardan birini getirerek Veliahtliğe geçirebilir ve böylece mektebi hareketin gücünü dağıtabilirdi. İmam Rıza (a.s) veliahtliği kabul ederek bunu engellemek istemiştir.

İmam Rıza'nın (a.s) Me'munun veliahtlik önerisine olumlu cevap vermesinin bazı delilleri olarak söylenenler bunlardır. Bunların hepsi veya bir bölümü doğru olabilir; fakat her halûkarda bu deliller sadece bu alanda söz konusu edilebilecek bir takım sebeplerdir.

Bazı meseleyi doğru bir şekilde kavrayamadıkları için İmam'ın (a.s) bu tutumuna hayret etmişlerdir; İmam'ın tutumundan dolayı hayrete düşen kişiler sadece geçmişe has değil günümüzde de mevcuttur. Fakat İmam Rıza (a.s) açık bir beyanla ve tutumları arasında yeryer onlara gereken cevabı vermiştir. "Reyyan"dan şöyle rivayet edilir! Ali b. Musa er-Rıza'nın (a.s) huzuruna giderek, "Ey Resulullah'ın torunu! Halk sizin dünyadan sakındığınızı gösterirken diğer taraftan Me'mun'un veliahtliğini kabul ettiğinizi söylemektedir" dedim. Bunun üzerine İmam (a.s) "Bu işten ne kadar rahatsız olduğunu Allah bilir; fakat ben ölümle veliahtliği kabul etmek arasında seçenekli bırakıldım; işte bu nedenle veliahtliği kabul etmek zorunda kaldım. Acaba bu eleştiriyi yapanların Hz . Yusuf'un bir peygamber olduğu halde şartların onu Mısır azizinin hazinedarlığını kabul etmek zorunda bıraktığın ve bu nedenle Mısır azizine gelerek, "Mısır hazinedarlığını bana bırak; çünkü benim bu konuda bilgim var" dediğini bilmiyorlar mı? Beni de istemediğim halde ölümle tehdit edildikten sonra şartlar onun veliahtliğini kabul etmeye mecbur etti; fakat benim bu işe girmem ondan çıkmam demektir. Ben bu konuda şikayetimi Allah Teala'ya götürüyorum; çünkü ancak O'ndan yardım istenir."[20]

Bu içerikte başka bir rivayet daha var. Bu rivayete Danyal Peygamberin de böyle bir işe mecbur kaldığı geçer.

İmam (a.s) burada İslam ümmeti için yaşamının kendisinin şehadetinden daha faydalı olacağı gerçeğine işaret etmektedir. O dönemde yaşanan olaylar da bu gerçeği doğruluyor; yine sadık ve güvenilir bir kişiliğe sahip olan İmam Sadık'ın buyrukları da bu doğrultudadır.

Burada Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) tarih boyunca sürekli sadece mektebi harekete önderlik etmekle kalmayıp bütün islam ümmetine, o da zamanın hakim düzenlerinin bütün ümmetin eğilimli olduğu kişilerle birleşip koalasyon hükümeti kurmak istediği bir ortamda önderlik ettiklerini gösteren apaçık bir delil var ve bu konuda herkes görüş birliği içerisindedir.

İmam Rıza'nın (a.s) torunu ve İmam cevad'ın (a.s) oğlu Musa dinî açıdan bir inhiraf sergilemiştir, öyle ki o dönemde şarap içme, çalgı çalıp şarkı söyleme ve cariyelerle eğlenme islam toplumunu aldatıcı fesatlarla uğraştığı ve bir grubun da ona uyarak bu çirkin işleri yaptığı söylenmektedir.

Elimizde olan diğer bir rivayet, Abbasi halifelerinin bir kişinin şahsiyetini lekelemek için böyle kimselerden yararlanarak insanları yanıltmaya çalıştıklarını göstermektedir.

Yakub b. Yasir'den şöyle rivayet edilir: "Mütevekkil, yazıklar olsun dedi. Rıza'nın oğlu (İmam Hâdi -a.s-) beni aciz mi düşürdü. Benim yanımda yer alıp şarap içmesi için o kadar çaba sarfetmeme rağmen kabul etmedi; böyle bir fırsatı ele geçirmeyi çok isterim, fakat buna muvaffak olamıyorum." Oradakilerden biri, "Rıza'nın oğluyla bu hedefe ulaşamıyorsan kardeşi Musa senin elinin içindedir, onunla ulaşmaya bak. O şarap içen, çalgı çalıp eğlenen ve hiç bir şeyi yiyip içmekten çekinmeyen bir kişidir, o kadınlarla sevişip zina eder. Rıza'nın oğlunun ismini kötüye çıkarmak için onu kullanacak olursan insanlar "Rıza'nın oğlu şöyle böyle yaptı" diyecek ve onunla kardeşini birbirinden ayıramayacaklar; onu tanıyanlar da onu kardeşinin yaptığı şeylerle suçlayacaktır."[21] Fakat bu planlarında başarı sağlayamadı. Bu plana göre, İmam Hasan Askerî'ye (a.s) kadar İmam Rıza'nın (a.s) bütün evlatları ve torunları o hazretin (İmam Rıza'nın) evlatları sayılıyordu ve insanlar onları bu isimle çağırıyorlardı.

Mütevekkille etrafındakiler bir şarap meclisi düzenleyerek İmam Muhammed Cevad'ın (a.s) oğlu ve İmam Hâdi'nin kardeşi Musa'yı kendileriyle birlikte şarap içmeye zorlamayı ve tam o sırada Musa'yı Mütevekkil'le şarap içip zevk-u sefa sürüyor diye rezil etmek için şarap içen sapık insanları sahneye sokmayı ve peşinden de İmam Rıza'nın (a.s) oğlunun Mütevekkille şarap içtiğini yaymayı planladılar. İnsanlar da hem İmam Hâdi'ye ve hem de Musa'ya İmam Rıza'nın oğulları dedikleri için Musa'yı İmam Hâdi'yle karıştıracaklardı; sonuçta bu planın halk arasında İmam'ı (a.s) lekelemek için planlandığı söylenebilir. Halk İmam Rıza'nın (a.s) oğlunun böyle bir şey yaptığını duyunca bu işi İmam Hâdi'nin yaptığını sanacaklardı, çünkü Ali b. Muhammed b. Ali er-Rıza'ya, "Rıza'nın oğlu" dendiği gibi Musa b. Muhammed b. Ali er-Rıza'ya da deniyordu. Bu amaçla Mütevekkil Musa'yı Medine'den getirtti; fakat Musa Mütevekkil'in yanına gitmeden önce İmam Hâdi "Vuseyf" köprüsünde onunla görüşerek ona selam verip kardeşlik hakkını yerine getirdi ve dedi ki: "Bu adam seni insanların önünde rezil etmek için getirtmiştir buraya; dolayısıyla onun yanında şarap içme. Kardeşim! Haramlar konusunda Allah'tan çekin." Musa cevaben, "Evet; o beni bunun için çağırtmıştır; fakat ne yapabilirim ki?" dedi. İmam, "Değerini düşürme, rabbini unutma ve seni rezil edecek olan şeyden uzak dur; çünkü onun seni rezil etmekten başka bir amacı yoktur." buyurdu. Musa kabul etmeyince İmam Hâdi (a.s) sözlerini ve öğütlerini tekrarladı. Fakat Musa bütün bunların aksini düşünüyordu. İmam Hâdi '(a.s) Musa'nın öfkelendiğini görünce, "Düzenlenmesini istediğin meclis hiç bir zaman düzenlenmeyecek" buyurdu.

Ravi diyor ki: Musa üç yıl boyunca her gün sabah erkenden gidip Mütevekkil'in sarayının önüne dikiliyor, fakat her defasında ona "Mütevekkil bu gün meşguldür" söylüyorlar, ertesi gün geldiğinde, "Mütevekkil sarhoştur" başka bir gün geldiğinde "Mütevekkil şarap içmiştir" diyorlardı; üç yıl boyunca böylece Mütevekkil'le görüşmeyi isteyip durdu ve üç yıl sonra Mütevekkil öldürüldü; böylece Musa bir kere de olsun Mütevekkil'le oturup şarap içmeye muvaffak olamadı.[22]

Bu kıssa, Ali oğullarında bu özelliklerde sapık bir grubun bulunduğunu  ve hükümetin bunlardan yararlanarak İmam'ın (a.s) şahsiyetini lekeleyebileceğini ve böylece bu sapık kişilerden kendi çıkarları doğrultusunda en iyi şekilde yararlanabileceğini göstermektedir.

Burada bu üç delili açıkladıktan sonra sıra İmam Ali b. Musa'nın (a.s) veliaht olmasına rağmen resmen tanınmadığı dönemi incelemeye geliyor; çünkü ülkenin resmî yönetiminde yer almasına rağmen bakanlar, başbakan ve Cumhurbaşkanı tarafından  resmen tanınmayan kimse yoktur. Fakat İmam (a.s) Me'mun'un veliahti olmasına rağmen hiç bir zaman hakim düzen onu resmen tanımadı; İmam (a.s) sürekli buyuruyordu ki: "Bu zalim bir hükümet, batıl ve fasit bir düzendir ve benim onunla hiçbir ilişkim yoktur." Veya başka bir yerde, "Ben hiç kimseyi valiliğe atamam, hiç kimseyi valilikten almam ve hiç bir sünneti çiğnemem" buyuruyordu.[23]

İmam'ın (a.s) Me'mun'a şöyle dediği rivayet edilir: "Muhammed'in (s.a.a) ümmetine karşı davranışlarını Allah'ın gördüğünü bil. Seni bu makama Allah Teala atamamış, hilafete geçirmemiştir. Sen müslümanların işlerini zayi ettin ve onu Allah'ın hükümetini kurmayan kimselere bıraktın. Hicret mekanı ve vehyin indiği yeri (Medine ve Mekke'yi) terkedip buraya yerleştin. Muhacirler ve ensar senin gözlerinin önünde zulme uğramakta ve hiç bir müminden yardımlarına koşmalarını beklememektedirler. Mazlum kimse çok zahmetlere katlanarak geçimini sağlamaktan acizdir ve bu halini şikayet etmek için kimseyi bulamamaktadır; o sana da ulaşamamaktadır. O halde peygamberlik diyarına ve muhacirlerle ensarın  topraklarına (Mekke ve Medine'ye) geri dön."

Me'mun, "Efendim! Ne yapabilirim ki?" dedi.

İmam, "Burayı terkederek baba ve dedelerinin topraklarına dönerek müslümanların işlerine bak." buyurdu.[24]

Muammer b. Hellad der ki, Ebu-l Hasan Rıza (a.s) buna şöyle dedi: "Me'mun bana, Ey Eba-l Hasan! Sizin güvendiğiniz kişilerden birini emrimizden çıkan şehirlere vali tayin et, dedi, Ben ise, sen sözünde dur ki ben de sözümde durayım. Ben bu makamı emir ve nehiy etmemek, birini valilikten alıp diğerini atamamak ve hükümetle bir ilişkim olmaması şartıyla kabul etmiştim. Ben merkebimle Medine sokaklarını geziyordum. Medine halkı da bana gelerek ihtiyaçlarını talep ediyor, ben de onların ihtiyaçlarını gideriyordum ve sonuçta onlar benim akrabalarım gibi olmuşlardı. Çeşitli şehirlerde benim emrim dinleniyordu; sen rabbimin bana vermiş olduğu nimetlere hiç bir nimet eklemiş değilsin. Bunun üzerine Me'mun sözümde duracağım, dedi[25].

İmam (a.s) veliahtliğe atanması ve bu atamayı kabul etmiş olması münasebetiyle okuduğu hutbenin baş tarafında Me'mun'a hitaben şöyle buyurdu! "Bizim hakkımızı tanımayanlara tanıt."[26] ve sözünün devamında ise buyuruyor ki: "Resulullah (s.a.a) nedeniyle bizim sizin üzerinizde bir hakkımız var ve sizin de bizim üzerimizde bir hakkınız var; siz bizim hakkımızı verecek olursanız biz de sizin hakkınızı veririz."[27]

İmam diyor ki: "Me'mun bana, ey Ebe-l Hasan! Bizim emrimizden çıkan bölgelerdeki izleyicilerinize bir mektup yazsanız iyi olur, dedi. Ben de, ey müminlerin emiri, dedim. Sen sözünde durursan ben de sözümde dururum. Ben hiç kimseye emir ve nihiy etmemek, kimseyi valilikten alıp yerine başkasını atamamak şartıyla veliahtliği kabul ettim. Veliahtliği kabul etmem bana yeni bir şey getirmedi. Medine'de olduğum zaman doğuda ve batıda emrime uyuluyordu. Merkebime binerek Medine sokaklarında geziyordum. O dönemde hiç kimse benden daha aziz ve saygın değildi. Benden bir şey isteyenin isteğini mümkün oldukça yerine getirirdim. Bunun üzerine Me'mun ben sözümde duracağım, dedi."[28]

Bu rivayetten şöyle bir sonuç alınabilir:

1- Abbasi hükümetinin İmam (a.s) tarafından resmen tanınmayışı ve meşru bilinmeyişi.

2- Mücadelenin gizli olmayışı; çünkü İmam (a.s) açık bir şekilde Me'mun'a çeşitli şehirlerde emrine uyulduğunu ve Me'mun'un meşru olmayan hükümetine hiç ihtiyacı olmadığını söylüyor; İmam (a.s) bu meseleleri hareketinin değişmez hedefleri çerçevesinde kullanıyordu.

İmam'ın veliahtlik olayını bitirmeden önce İmam'ın (a.s) veliahtliği konusunda herkesin görüşünün irtibat halkası sayılan bazı önemli olayları açıklamaya çalışacağız.

Daha önce de dediğimiz gibi Me'mun İmam'ı (a.s) veliahtliğe atamakla kendisini sıkıntıya soktu; çünkü Me'mun bu vesileyle halk kitlelerinin öfkesini yatıştırmayı planlıyordu. Fakat İmam (a.s) bu makama atanınca Şerî ve kanunî hilafetin İmam'ın öğrenciliğini yapma liyakatine sahip olmayan Me'mun'un değil kendisinin hakkı olduğunu ispatladı. Me'mun bu apaçık gerçeği ortadan kaldırmak zorundaydı. Dolayısıyla bu hedefe ulaşmak için zamanın alimlerini, fakihlerini, müslüman ve müslüman olmayan mütekellimleri bir kere de olsa İmam'ın (a.s) cevaplayamayacağı bir soru sormaları ve böylece halka  İmam'ın (a.s) cevapsız kaldığını yaymak için çağırttırıyordu. Fakat İmam (a.s) Me'mun'un bu hareketinden yararlanarak hedeflerine ulaşmak için daha fazla başarı sağladı.

Burada sözümüzü teyit etmek için yüzlerce örneği olan tarihî olaylardan birine değiniyoruz:

"Berkî" babasından, Marde'nin kardeşi, Mu'tasım'ın dayısı "Reyyan b. Şebib"in kendisine şöyle dediğini rivayet eder: Me'mun kendisi için "müminlerin emiri", İmam Rıza (a.s) için veliaht ve Fuzeyl b. Sehl için vezir diye halktan biat almak istediği zaman üç taht getirmelerini emretti. Tahtları getirdiler, bu üç kişi tahtlarda oturduktan sonra halkın içeri girmesine müsaade ettiler. Halk içeri girip birer birer onlara biat etmeye başladılar. Biat etmeye gelen insanlar sağ elleriyle bu üç kişinin sağ elinin üç parmağını baş parmaktan başlayıp küçük parmakta bitirmek suretiyle sıkıp çıkıyorlardı. En son ensardan bir genç gelerek sağ eliyle küçük parmaktan başlayarak baş parmakta bitirerek biat etti. Bunun üzerine İmam Rıza (a.s) gülümseyerek "bu gençten başka hiç kimse bize biat etmedi" buyurdu. Me'mun "nasıl olur" dedi, İmam (a.s) "Biat akti, küçük parmağın yukarısından başlayarak baş parmağın yukarısına kadar sıkılmak suretiyle yapılır, biatin fashi ise baş parmağın yukarısından başlayarak küçük parmakta bitirerek yapılır" buyurdu.

Ravi diyor ki: Bunun üzerine halk arasında bir kargaşa baş gösterdi. Me'mun halktan tekrar biat alınmasını emretti. Bu kez halk İmam'ın (a.s) açıkladığı şekilde biat ediyor ve aralarında bir birlerine diyorlardı ki: biat aktinin nasıl alınması gerektiğini bilmeyen birisi nasıl halkın halifesi olabilir? Tabii ki biat aktinin nasıl alınması gerektiğini bilen kişi hilafete daha layıktır. Ravi der ki: İşte bu olay Me'mun'un İmam'ı (a.s) Zehirlemesine sebep oldu."[29]

Nakledilen diğer bir olay da şudur. Me'mun İmam'ın (a.s) da Abbasi hilafetinin unsurlarından biri sayılması için sürekli İmam'dan (a.s) mescide giderek halka namaz kıldırmasını istiyordu. Daha İmam (a.s) evden dışarı çıkmadan halk İmam'ı (a.s) ziyaret etmek için sıraya geçmiş ve İmam'ın karşısında kendilerini suçlu ve kusurlu hissederek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Me'mun'un casusları hemen giderek durumu ona anlattılar. Me'mun da İmam'ın (a.s) geri dönmesini rica ederek bu durumdan kurtuldu. Aksi durumda halkın kalben imam'a (a.s) duydukları sevgi nedeniyle durum kısa bir zamanda tersine dönerdi. Bu olay bir kaç defa tekrarlandı; çünkü Me'mun İmam'ın (a.s) hükümetin taşlarından sayılmasını istiyordu. Me'mun İmam'dan (a.s) halka bir konuşma yapmasını istemeyi planlıyordu. Me'mun'un önemle üzerinde durduğu konu hükümetin her faaliyetinde veya resmi törenlerinde İmam'ı (a.s) sahneye çekerek hükümetini meşru göstermekti. Fakat çok geçmeden İmam'ın (a.s) varlığının hedeflerine kavuşması yerine çok tehlikeli sonuçlar doğurduğunu anladı.

İmam (a.s) sadece Me'mun'un düzenlediği söyleşi toplantılarına katılıyordu. Bu gibi toplantılar İmam'ın hedeflerinin doğrultusundaydı. İmam-ın (a.s) zehirlenerek şehit edilişi de Me'mun'un İmam'ı (a.s) veliahtliğe atamasından sonra nasıl sıkıntıda kaldığını göstermektedir.

Tarihçilerin veliahtlikten bahsederken çokça ileri sürdükleri şeylerden birisi, Me'mun'un İmam'ı (a.s) veliahtliğe atamasının ilk başta onun dinî ve mektebi duygularından kaynaklandığı, fakat daha sonra "hükümet sonsuzdur" kuralıyla heva ve heveslerine yenik düştüğüdür.

Bu alanda daha önce de bahsettiğimiz için daha fazla bahsetmeye gerek görmüyoruz. Fakat şunu söyleyelim ki aklı başında hiç kimse Abbasi hükümetinin karşılaştığı o kadar zor şartların Me'mun'un oynadığı seneryoda etkili olmadığını, alınan bütün kararların tersine dönmediğini veya İmam'ı (a.s) terör etme olayını ve İmam'ın (a.s) teröründen önce yapılan onca çabaların, bütün bunların İmam'ın (a.s) şahsiyetini lekelemek için yapılmadığını söyleyemez. Bütün bu olaylar önceden hazırlanan planlara göre vuku bulmamıştır. daha sonraları aksi sonuç veren değişiklikler tarihteki özel amaçların kendine has güçlere sahip olduğunu, belli bir olay insanı daha önce almış olduğu kararın aksini yapmaya mecbur edebilir; fakat biz bu seneryonun yönetiminin çok açık olduğunu ispatlayacağız. Diğer taraftan, bu tarihçilerin kendi görüşleri hakkında dayandıkları şey Me'mun'un şiilik ve halis ilahi bir niyete sahip olduğu alanındaki bazı sözlerine dayanmaktadır; fakat böyle bir istidlal nasıl kabul edilebilir, Oysa bazı delillere göre Me'mun'un bütün sözleri bir hile olabilir. Diğer taraftan Me'mun'dan ve etrafındakilerden duyulan bazı sözler İmam'ın (a.s) veliahtliğe atanışının sadece bir seneryo olduğunu göstermektedir. Hatta bu tarihçilerin sözlerini kabul etsek bile yine de onların bu itiraflarının -Me'mun, İmam'ı veliahtı diye tanıtmasından sonra bütün gücünü İmam'ı ezmek ve öldürmek için kullanmıştır- Me'mun'un amaçlarından bazı çıkarların etkili olduğuna işaret etmemiz gerekiyor.

İmam (a.s) daha fazla uyanık olduğu için serbestliğinden yararlanıyordu. İmam'ın ileri sürmüş olduğu şart, çok önem taşımaktaydı; çünkü İmam (a.s) hakim düzenden ve serbestlik ortamından kendi mektebini yaymak için yararlanıyordu; o da hakim düzeni resmen tanımadan veya onun karşısında boyun eğmeden; hatta tam aksine İmam (a.s) Muhalif konumundaydı. Örneğin bir defasında İmam (a.s) evinde oturduğu sırada mücadeleci ve muhalif şairlerden sayılan "Debel-î Huzaî" içeri girdi. Debel hükümetin memurlarından saklanmak için yıllarca çöllerde yaşamasına rağmen İmam'ın (a.s) huzuruna gelerek onun için bir şiir okudu:

Peygamberlerin sonuncusunun Ehl-i Beytinin evi ne kadar da ıssız

Ki Kur'an öğretimi sesi

Gece gündüz çınlıyordu orda

Ve şimdi ise genişçe bir virane ve ıssız

Allah'ın vahyinin ve meleklerin iniş yeri

Müminlerin hidayet meşalesi ve zamanın abitlerinin ibadetgâhı

Nasıl bir viraneye dönüşmüş o geniş vadi?! başka bir şiirde ise hükümetin fesatlarını açıklıyor. Bu ise İmam Rıza'nın (a.s), hakim düzenin kendisinden yararlanmadan önce onun kendi serbestkliğinden yararlandığını gösteriyor.

İmam Rıza'nın (a.s) yaşamının bir bölümünü anlattık; geriye kalan diğer bölümü ise İmam'ın hayatı boyunca çaba harcadığı düşünce savaşıdır. Her ne kadar da bu alanda sözümüz bu yüce İmam'ın parlak hayatının sayfalarından sadece birisini teşkil etse de ileride bu alanda bahsedeceğiz.

mektebİ harekette İmam alİ b. musa er-rıza'nın (a.s) rolü

Siyasi hayat bir nevi halkın fikirsel hayatının bir bölümünün yansımasıdır. Siyasi yaşam dağınık ve ıstıraplı olursa toplumun fikirsel yaşamı da mustarip olacaktır. Siyasi tutumları karşısında aydın bir görüşü olmayan bir ümmet bir çok fikirsel ve kültürel tutumlarında belirginsiz ve şaşkın kalacaktır.

Fikrî ve siyasi hayat da siyasî hayata yansır, yani eğer ümmet kültürel ve ahlakî açıdan şaşkın ve mustarip düşüncelere sahip olursa doğal olarak siyasî konularda da düşünce ve tutumları şaşkınlık ve perişanlıktan kurtulamayacaktır.

Bu gerçek, İmam Ali b. Musa'nın (a.s) döneminde hakim olan çok mustarip yaşamın sebebini açıklığa kavuşturmaktadır. Burada İslam ümmetinin daha önce de kısaca beyan ettiğimiz gündemini tafsilatlı bir şekilde beyan edeceğiz. Siyasi açıdan, o dönemde de diğer dönemler gibi birbirini izleyen inkılaplar göze çarpmaktadır. Bu inkılaplardan bazılarını belirttik ve şimdi ise diğer inkılapları beyan edeceğiz. O dönemde, bir inkılap Mısır'da, biri Sudan'da, Hicaz ve Irak'ta vuku buldu. Çeşitli bölgelerde gerçekleşen bu inkılaplar biri diğerini izliyordu.

Horasan'ı hilafetinin merkezi eden Me'mun 198 yılından 204 yılına kadar orada hüküm sürdü. Bundan önce kardeşi Eminle savaş halindeydi; çünkü Abbasoğulları'nın adet ve inançlarına göre Bağdat'da meşru halife Emin sayılmaktaydı; fakat Me'mun Emin'i hilafetten azlederek kendisini müslümanların halifesi tanıtarak kardeşi Emin'le savaştı. Memun'la Emin'in savaşı bitince Me'mun'un askerleri Emin'in hilafet merkezi olan Bağdad'a girerek Bağdat halkını katlettiler, bir çok evleri yakıp yıktılar. Halkı katledip yağmaladıktan sonra Bağdad'ın durumu sakinleşti ve Memun'un askerleri Horasan'a geri döndüler. Fakat Bağdat'ın durumu tekrar karıştı ve bağdat halkı Me'mun'un hilafetten azlederek Bağdat valiliğine "İbrahim b. Mehdi'yi geçirdiler.

Bu, o dönemlerde vuku bulan inkılaplardan biridir. Fakat bu arada, Mısır'da da hıristiyan kesim arasında hareketlenmeler vardı. Mısır hırıstiyanları oradaki Abbasi valisine  karşı ayaklanarak onu Mısır'dan dışarı çıkardılar. Aynı zamanda Hindistan'dan, Sind, Pencah ve doğu Pakistan'dan tutulup Basra'ya getirilen köleler islam topraklarında amansız bir keşmekeşin cereyan ettiğini anlayınca fırsattan yararlanarak Basra ve Behreyn'i ele geçirmiş, Basra körfezine çok ağır bir maliyet bırakmışlardı. Basra körfezi dönemin en önemli körfezlerinden biri sayılıyordu. Çünkü o dönemde batı dünyası ve afrika ihtiyaçlarını doğu çin ve doğu cezair ülkelerinin mahsulatından bu yolla temin ediyorlardı. Mahsüller Basra körfezine ulaşınca Basra'dan alıp ırak yoluyla şam'a götürüyorlardı. Oradan Lazikiyye'ye ve Beyrut ve Filistin körfezlerine, yani eşyaları batı dünyasına, özellikle italya'nın veniz şehrine ulaştırıyorlar, bu eşyalar Avrupa ülkelerine dağıtılıyordu. Bu körfez dışında Basra Bağdat'ın -hilafet merkezinin- ihtiyaçlarını temin etmede çok önemli bir rol oynuyordu. Fakat bu grubun Basra'yı ele geçirmiş olması nedeniyle bu şehre giden erzaklar azalmaya başladı.

Dolayısıyla Basra körfezi kendilerini "Zutt"[30] diye adlandıran bir grubun elinde bulunan beynelmilel bir körfez sayılıyordu. Onların Basra'yı ele geçirmeleri yaptıkları işlerden veya gelir kaynaklarından birisiydi.

Halk bu grubun dilini anlamıyordu; onlardan birinin konuştuğunu gördüklerinde sözlerini anlamsız buluyorlardı.

İlk başta sayıları az olan bu grup güçlendikten sonra kadınları ve çocuklarıyla birlikte sayıları tarih kitaplarında kaydedildiği üzere yirmi bini buldu. Fakat bu küçük grup Basra'yı, yani islam'ın en önemli körfezini ve oradan da ırak'ı diğer ülkelere bağlayan tek deniz yolunu ele geçirmeyi başardı.

Bu grubun muvaffakiyetinin sebebi islam ümmetinin iç karışıklığı ve aynı zamanda Yemen'de müstakil bir Abbasi hükümetinin kuruluşuydu. Bu hükümet "Muhammed Zubade"yi Yemen valiliğine seçilmesiyle kurulmuştu. "muhammed Zubade" kısa bir zaman içinde "zubadiye" hükümetini kurmuştu. Azerbaycan, Ermenistan ve bunlara yakın bölgelerdeki karışıklık da yine bu grubun başarısında rol oynayan etkenlerden biridir. İslam hükümeti işte böyle karışık bir dönem yaşıyordu. İşte bu karışık durum toplumun düşünce boyutuna yansıdı ve hatta bir tek müslüman bile hayatta kendi rolünün bilincinde değildi ve İslam'ın kendi asaletini koruduğunu yoksa rayından çıktığını bilmiyordu. Me'mun da bu fırsattan yararlanarak islam'da bidatlar çıkarmaya başladı; diğer milletlere ait eski kitapları tercüme ettirdi ve böylece kanunlar ve hükümeti yönetim şekli islami olmayan kanunlara dayandırıldı. Horasan, Nişabur ve diğer bölgelerde tercüme merkezleri oluşturuldu ve bu tercüme merkezlerini idare etmek için ağır paralar tahsis edildi.

Me'mun şu iki nedenle böyle bir işe girişti:

1- Me'mun islam topraklarının baştan başına inkılabi düşüncelerin yayıldığını anlayınca bu inkılabî düşüncelerle mücadele etmek için belli bir düşünceye dayanmak zorunda kaldı.

İslam ümmeti arasında inkılabın yayılmasına karşı Me'mun'un dayanabileceği düşünce ne olabilirdi?

Doğal olarak Me'mun'un düşünce dayanağı farsça kitapların tercüme edilmesi yoluyla intikal eden düşünceler olacaktı. Şimdi bakalım farsçadan Arapça'ya hangi kitaplar tercüme edilmiştir.

O günün İran'ını gözden geçirdiğimizde bir taraftan halka sulta kuran padişahları, diğer taraftan köle edilen mahrum kitleleri görüyoruz. bu köleler arasında inkılabî düşünceler olmadığını ve yine bu padişahlar karşısında kölelerin kayıtsız şartsız teslimiyetlerini gözönünde bulundurarak bu geri kalmış mahrum kitlelerin düşüncesini, dönemin padişahlarının hükümeti onaylayacak kitaplar yazmaları için çok miktarda para verdiği bir grup yazar besliyordu.

Bu kitapların hepsi "gökte Allah, yerde padişah", "kendi memleketinin yararını padişahları bilir" veya "saltanat ailesi, memleketin istikrarının gereğidir" şeklinde sözlerle halkı zamanın hükümeti karşısında teslim olmaya davet ediyorlardı. Bu düşünceler halk kitlelerinin iradesine hakim olup emrine geçirerek onların üzerinde tam bir sulta kurabilmişti. Me'mun Horasan'a gidip saltanat ailesi ve benzerleriyle bağlantısı olan bazı kişilerle görüştükten sonra sultan ve padişahların halk kitlelerine sulta kurmasını sağlayan bu düşünceleri yaymaya karar verdi ve işte bu nedenle Farsça kitapların tercüme edilmesini emretti.

2- Müslüman ülkelerde mülhid ve saptırıcı hareketler oluşmuştu. Bu hareketler o dönemde islam'ın varlığı gerçeği karşısında bir tepkiydi. O dönemde müslümanlar arasında kurtuluşlarını islam'da görerek islam'a yönelen diğer milletlerden olan gruplar da vardı. Bu gruplar İslam'da şu değerleri buluyorlardı:

1- Adalet, 2- Merhamet, 3- Sağlıklı ilişkiler ve diğer yüce değerler. Bu gruplar zamanla haka sulta kuran Ümeyyeoğulları ve Abbasoğulları tarafından İslam ümmetine hakim olan düşüncelerin kendilerini tahmil edildiğini görünce tekrar önceki dinlerine dönerek veya yeni sapık düşüncelere yönelerek müslümanlar arasında onları yaymaya başladılar.

Bu alanhda şu tarihî örneğe dikkat ediniz:

Bir gün Abbasi halifesi Mehdi, kapıcısı "Rabi b. Yunus"un halifenin veziri "Muaviye b. Yesar"ın oğlunu kafirlikle suçladığını duyar, dolayısıyla Mehdi, Muaviye'nin oğlunu çağırttırarak ondan bazı ayetleri sordu, cevap veremeyince Mehdi mecliste olan babası Muaviye'ye, "Sen oğlunun kur'an hafızı olduğunu söylemiyor muydun?" dedi. Muaviye, "evet, ey müminlerin emiri! Fakat bir süre benden uzak kaldığı için kur'an'ı unutmuştur" dedi. Mehdi, "O halde kalk onun kanını dökerek Allah'a yaklaş" dedi. Muaviye yerinden kalktı, fakat ayağı kaydı ve titreyerek yere yığıldı. Mehdi'nin amcası Abbas b. Muhammed söze karışarak, "ey müminlerin emiri!" dedi "uygun görürseniz bu yaşlı adamı oğlunu öldürmekten mazur görün ve bu işi başkasına bırakın" dedi. Bunun üzerine Mehdi oradakilerden birine onu öldürmesini emrette. O da kalkarak Muaviye'nin oğlunun boynunu vurdu. Bu olaydan sonra Muaviye ölünceye kadar evine kapandı.

Bu olayın bir çok benzerleri var. Bu olay, Abbasi saltanatının mülhit hareketlere sulta kurmak için dayandığı metotlardan birisidir.

Evet, Abbas oğulları saltanatının mülhit hareketlerle mücadele etmeye hakkı yoktu dedik; ama neden?

Çünkü Abbasi düzeninin kendisi halkı İslam'dan çıkmaya zorlayan ve islam'ın görüşlerini sadece kendi çıkarları doğrultusunda kullanan bir etkendi. Me'mun Abbasi de önceki halifeler gibi böyle hareketlerle karşılaşınca doğu ve batı düşüncelerinden yararlanarak İslamî düşüncenin dengesini Aristo, Eflatun ve benzeri düşünceleri islam kelamı, akaid ve düşüncelerine aşılamak yoluyla kurmaya çalıştı. Abbasi düzeni, sadece İslam elbisesi giymiş olan bir düzene benziyordu, hükümetin yöneticileri arasında yaygın bir şekilde türlü türlü şaraplar içilirken buna rağmen şarap içenleri kırbaçlıyor, hırsızın eli kesiliyordu. Oysa onların hırsızlık yapmasına da yine hükümetin kendisi sebebiyet veriyordu; çünkü doğu ve batı düşüncelerini İslam'ın o günkü karışık düşüncelerine intikal etmenin islam ümmetini saptırmaktan başka bir anlamı olamazdı.

İmam Rıza (a.s) İslam ümmetİnİn kurtarıcısı

Bu karışık ortamda İmam Rıza (a.s) sahneye girerek ümmeti kendi payınca toplumun düşüncesine yansıyan gevşek siyasi atmosferden kurtardı. İmam, islam ümmetinin batılı ve doğulu kitapların tercüme edilişiyle boğaza kadar küfür ve şirk içerisinde olduğu, hakim düzene karşı tamamen teslim olduğu bir zamanda ve mülhit düşüncelerin yayıldığı bir dönemde sahneye çıktı ve İmam (a.s) böyle bir ortamda mektebi rolünü ifa etti.

İmam (a.s) mektebî rolünü nasıl İfa ettİ

Tarihe müracaat ederek İmam Rıza'nın (a.s) Me'mun'un isteği üzerine Medine'den Horasan'a gidişini gözden geçirin; Basra, Ahvaz, Fars ve Tus yoluyla Merv'e kadar yapılan bu yolculuk aylarca uzun sürdü. İmam (a.s) konakladığı yerlerde meşhur hadisini söyleyerek insanları bilinçlendiriyordu. Rivayet edildiği üzere, İmam (a.s) boz renkli katırıyla Nişabur şehrine girdiği vakit Muhammed b. Rafi, Ahmed b. Haris, Yahya b. Yahya, İshak b. Rahviye ve ulemadan bir grubu o hazretin bineğinin yularını tutarak, masum babalarının hakkı için bizlere babandan duyduğun bir hadis söyle, dediler. İmam üzerinde yün bir elbise olduğu halde başını tahtırevandan dışarı çıkararak şöyle buyurdu: "Allah'ın salih kulu babam Musa b. cafer (a.s) babası Sadık Cafer b. Muhammed'den (a.s) o da babası peygamberlerin ilminin mirasçısı  Bâkır Ebu Cafer b. Ali'den (a.s), o da babası Zeynulabidin Ali b. Hüseyin'den (a.s), o da babası cennet gençlerinin efendisi İmam Hüseyinden (a.s), o da babası Ali b. Ebutalip'ten (a.s), o da Resulullah'tan (s.a.a), o da Cebrail'den (a.s), o da Allah Tealadan şöyle buyurduğunu nakleder: Ben Allah'ım, benden başka ilah yoktur; öyleyse bana kulluk edin. Sizlerden hanginiz halis niyetle "la ilahe illellah" diye şehadet getirirse benim sağlam kaleme girer ve kim benim sağlam kaleme girerse azabımdan güvencede olur."[31]

İmam'ın (a.s) bu kudsî hadisi naklettiği onlarca yerden birisiydi Nişabur. Haşimî şöyle rivayet eder: İmam Ali b. Musa er-Rıza (a.s) Me'mun'un yanına gidince Me'mun fazl b. Sehl'e caselik, Re'sulcalut, Saibilerin ileri gelenlerini büyük Hiyer bed, Zertüst bilginlerini, Rum bilginlerini, mütekellimleri ve... toplayarak yanına getirmesini emretti. Fazl b. Sehl onları toplayınca Me'mun onları sıcak bir şekilde karşılayarak şöyle dedi: "Ben sizi hayır bir iş için topladım. Sizin Medine'den gelen amcamoğluyla yarın münazara etmenizi istiyorum. Yarın gecikmeden bana gelin." Oradakiler, "Başüste, ey müminlerin emiri! inşaallah yarın sabah huzurunuza geleceğiz" dediler. Haşimî sözlerine şöyle devam eder: İmam Rıza'nın (a.s) huzurunda oturmuş konuşuyorduk. O sırada İmam'ın (a.s) hizmetçisi Yasir içeri girerek dedi ki! Efendim! müminlerin emiri size selam gönderdi ve dedi ki: "kardeşiniz size feda olsun, çeşitli mekteplerin bilginleri, çeşitli dinlerin mensupları ve mütekkellimler memleketin çeşitli noktalarından bizim yanımıza gelmişlerdir; onlarla konuşmak isterseniz yarın yanımıza gelin ve eğer siz gelmek istemiyorsanız rahatsız olmayın çünkü bu durumda biz kolay bir şekilde sizin yanınıza gelebiliriz." İmam (a.s) "Ona selam göndererek isteğini yerine getirdiğini, inşaallah yanına gideceğimi söyle" buyurdu

Hasan b. Nufelî Haşimî der ki: Yasir gidince İmam (a.s) bana dedi ki: "Ey Nufeli! Sen ıraklısın ve Iraklılar yumuşak bir tabiata sahiptirler; sence amcanın oğlu neden müşriklerle çeşitli mekteplerin ileri gelenlerini bizimle tartışmaya çağırmıştır?" Ben, "fedanız olayım" dedim. "Me'mun sizi deneyip bilginizi ölçmek için böyle bir işe girişmiştir; fakat bunu imanının gevşekliğinden dolayı yapmıştır ve Allah'a andolsun ki çok çirkin bir karar vermiştir." İmam (a.s) "O bu işle neyi amaçlıyor?" buyurunca dedim ki: "mütekellimler ve bidatçılar ulemaya muhaliftirler ve bunun sebebi ise ulemanın münkirleri sapık ekollerin ileri gelenlerini, mütekellimleri müşrikleri ve şaşkın kalanları reddetmeleridir. Allah'ın bir olduğuna delil getirirsen, onun birliğini ispatla, derler, Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğunu söylersen onun peygamberliğini ispatla, derler ve insana suçladıktan sonra onun delilini çürütürler ve insan söylediklerini geri alıncaya kadar mağalata ederler; fedanız olayım, onlardan sakının." İmam tebessüm ederek, "ey Nufeli!" buyurdu, "Onların beni yenmesinden mi endişeliniyorsun?" Ben, "Allah'a andolsun ki bundan endişelenmiyorum; aksine, Allah'ın seni onlara galip edeceğini umuyorum" dedim. İmam (a.s) "Me'mun'un bu işinden ne zaman pişman olacağını bilmek ister misin?" buyurdu. "Evet" dedim. İmam (a.s) bunun üzerine şöyle buyurdu: "Me'mun benim Tevrat'a mensup olanlara Tevratlarıyla, İncil'e mensup olanlara incilleriyle, Zebur'a mensup olanlara Zeburlarıyla, Sabiinler'e ibranice, Hiyerbedler'e Farsça, Rumlar'a Rumca ve çeşitli mekteplerin ileri gelenlerine kendi mektepleriyle delil getirip bütün grupları yenilgiye uğratarak delillerini çürüttüğü ve onları sözlerinden caymayıp benim dediklerimi kabul etmeye mecbur ettiğim zaman Me'mun bu hareketinin ne kadar yanlış olduğunu anlayacak ve işte o zaman pişman olacak. Yüce ve ulu Allah'tan başka güç ve kuvvet yoktur.

Sabah olunca Fazl b. Sehl İmam'ın (a.s) yanına gelerek, "Fedanız olayım, amcanın oğlu sizi bekliyor, ulema da teplanmış bulunuyorlar; acaba bu meclise katılacak mısınız?" diye sordu. İmam (a.s), "Sen git, Allah'ın izniyle ben de geleceğim" buyurdu. Fazl gittikten sonra İmam namaz için abdest aldı ve bir miktar şerbet içti, biraz da bize içirdi. Birlikte hareket ederek Me'mun'un yanına gittik. Kalabalık bir meclisti. Muhammed b. Cafer Talibilerle Haşimiler'in grubundaydı; ordu komutanları da oradaydı. İmam Rıza (a.s) içeri girince Me'mun, Muhammed b. Cafer ve oradaki bütün Haşimoğulları saygıyla ayağa kalktılar. İmam Rıza (a.s) ve Me'mun oturuncaya kadar öylece ayakta kaldılar. Sonra Me'mun oturmalarına müsade edince oturdular. Me'mun bir süre İmam'la (a.s) sohpet ettikten sonra Caselik'e dönerek dedi ki: "Ey Caselik! Bu, amcamoğlu Peygamberimizin kızı Fatıma'nın ve Ali b. Ebutalib'in oğlu Ali b. Musa b. Caferdir. Bununla konuşup delillerini ortaya koymanı ve onun hakkında insaflı davranmanı istiyorum." Caselik dedi ki: "Ey müminlerin emiri! Benim kabul etmediğim bir kitapla istidlal eden ve inanmadığım bir peygamberden hadis nakleden biriyle nasıl tartışayım?"

Bunun üzerine İmam (a.s), "Ey hıristiyan! Sana İncil'den delil getirirsem kabul eder misin?" buyurdu. Caselik, "İncil'in dediğini kabul etmemem mümkün mü? Evet, vallahi beğenirsem kabul ederim" dedi. İmam Rıza (a.s) İncil'den bir bölümü okuyarak peygamber efendimizin isminin incil'de geçtiğini ispatladı. Daha sonra Hz . İsa'nın havarilerinin gerçek sayısını ve onların başlarına gelenleri beyan etti ve yine bir çok istidlaller etti; caselik bunların hepsini kabul etti. Daha sonra Eşiya kitabından bir bölümü okuyunca caselik, "Artık senden hiç bir soru sormayacağım, başka birisi sorsun. Hz . İsa'nın hakkaniyetine yemin ederim Müslüman bilginler arasında sizin gibi birisinin olduğunu sanmıyorum!" dedi. Sonra İmam Re'sulcalut'a dönerek onu Tevrat, Zebur, Şueba ve Hebelcuk kitaplarıyla delil getirdi, sonunda Re'sulcalut da getirilen delilleri kabul ederek artık konuşmadı. İmam (a.s) daha sonra Hiyerbed-i Kebir'e yönelerek ona da uygun deliller getirdi; nihayet Hiyerbed yerinden kalkınca İmam (a.s) "Ey insanlar! Aranızda islam'a karşı olup bir sorusu olan varsa hiç çekinmeden sorabilir" buyurdu. Mütekellimlerden İmran-ı Sabi yerinden kalkarak şöyle dedi: "Ey hekim! Eğer istemezdiniz sormazdım. Ben Kufe, Basra, Şam ve Suriye'nin kuzeyindeki filozoflarla görüştüm, fakat hiç biri bana Allah'ım birliğini ispatlayamadılar; müsaade ederseniz bu konuda bir soru sormak istiyorum." İmam (a.s), "İmran-i Sabi bu toplulukta ise o ancak sen olabilirsin" buyurdu. İmran, "evet, benim" dedi. İmam (a.s) "Sor o halde; fakat insaflı ol ve yiğitliğe yakışmayan bir hareket yapma." buyurdu. İmran, "efendim, benim amacım cevabını doğru verdiğiniz bir şeyi kabul etmemek değildir." dedi. İmam (a.s), "O halde istediğin şeyi sorabilirsin" buyurdu. Oldukça kalabalık bir meclisti, insanlar birbirlerine yapışmışlardı. İmam (a.s) delilerini ortaya koydu. İkisi arasında uzun bir tartışma başladı. Nihayet öğle olunca İmam (a.s) Me'mun'a dönerek "namaz vaktidir" buyurdu. Bunun üzerine İmran, "efendim sözümüzü kesmeyin, kırılırım yoksa" dedi. İmam (a.s) "Namazımızı kıldıktan sonra devam ederiz" buyurarak yerinden doğrulunca Me'mun da yerinden kalktı. İmam Me'mun'un köşkünde namaz kıldı, halk da dışarıda Muhammed b. Cafer'e bağlandı. Namazdan sonra ikisi de gelip yerlerine oturdular. İmam (a.s) İmran'a "Ey İmran! Soruna devam edebilirsin" buyurdu. İmran Allah'ın zatı ve sıfatlarıyla ilgili bir takım sorular sordu; İmam (a.s) hepsine uygun cevaplar verdi ve sonra "Anladın mı ey imran?" diye sordu. İmran, "evet efendim" dedi" Tanıklık ederim ki Allah Teala sizin tavsif ettiğiniz gibidir ve Allah'ın birliği sizin açıkladığınız gibidir. Tanıklık ederim ki Muhammed Allah'ın insanları hidayet etmek ve hak dini yaymak için seçtiği kuldur." Sonra kıbleye doğru yönelerek secdeye kapandı ve Müslüman oldu.

Hasan b. Muhammed-i Nufeli şöyle rivayet eder: Mütekellimler İmran-ı Sabi'nin sözlerini işitince artık İmam'a yaklaşmadılar; Çünkü imran cedelci biriydi ve o zamana kadar hiç kimse onu yenememişti. İmam'la (a.s) İmran gidince halk da dağıldı. O günden itibaren mütekellimler etrafına toplandığında onların delillerini çürütüyor ve onlar da bunu görünce artık ondan çekiniyorlardı.[32]

Muhammed b. Fazl-ı Haşimi'den şöyle rivayet edilir: Basra'ya girişim'den üç gün sonra İmam (a.s) Basra'ya gelerek "Hasan b. Muhammed"in evine indi. Hasan evini İmam'a (a.s) bıraktı, kendisi de İmam'ın hizmetine girip o hazretin emirlerini uyguluyordu. İmam (a.s) Hasan'a, "Ey  Hasan b. Muhammed! Muhammed b. Fazl'ın yanında toplananları ve diğer dostlarımızı çağır buraya gelsinler. Hıristiyan Caselik'le Re'sulcalut'u da unutma. Onlara de ki benden istedirleri her şeyi sorsunlar." buyurdu. Hasan b. Muhammed onlarla birlikte zeydilerle Mutezileleri de davet etti. Onlar Hasan b. Muhammed'in kendilerini niçin davet ettiğini bilmiyorlardı.

Hepsi toplanınca İmam (a.s) yastığı ikiye katlayarak onun üzerinde oturdu ve oturarak, "Allah'ın selam ve bereketleri sizin üzerinize olsun. Sözüne niçin selamla başladığımı biliyor musunuz?" buyurdu. Oradakiler, "Hayır" dediler. İmam (a.s) "Kalplerinizin sakinleşmesi için selamla başladım" buyurdu. Oradakiler, "Allah'ın selamı senin üzerine olsun; söyle kimsin sen?" dediler. İmam (a.s) buyurdu ki, "Ben Resulullah'ın (s.a.a) torunu Ali b. Musa b. Cafer b. Muhammed b. Ali Hüseyin b. Ali b. Ebitalib'im. Bu gün sabah namazını Medine valisiyle birlikte Resulullah'ın (s.a.a) mescidinde kıldım. Medine valisi namazdan sonra halifenin mektubunu bana okudu ve bir çok konuda benimle müşavere etti. Ben de ona yararına olan bir takım şeyleri tavsiye ettim. Bu gün akşam huzurumda halifenin mektubunu cevabını yazması için sözleştik. Ben sözümde duracağım. Yüce ve ulu Allah'tan başka hiç bir güç ve kuvvet sahibi yoktur." Orada olanlar, "Ey Resulullah'ın torunu! Biz senden bunlardan ziyade bir delil istemiyoruz. Biz seni doğru bir zat biliyoruz" dediler ve gitmek için ayağa kalktılar. O sırada İmam (a.s), "dağılmayın" buyurdu "ben sizi, biz Ehl-i Beyt'in dışında hiç kimsede bulamayacağınız nübüvvet ve imamet nişaneleri hakkında sorularınızı sormanız için topladım." Bunun üzerine Zeydiye'ye yönelen "Amr b. Heddab" söze şöyle başladı: "Muhammed b. Fazl-ı Haşimi sizden inanılmaz şeyler naklediyor" İmam (a.s), "neleri naklediyor?" buyurdu. Heddab, "Sizin Allah Teala'nın nazil ettiği her şeyi bildiğinizi ve bütün delilleri tam olarak bildiğinizi naklediyor" dedi. İmam (a.s), "Muhammed b. Fazl doğru söylüyor, bunu ona ben söyledim; haydi sorularınızı sorun" buyurdu. Heddab, "Her şeyden önce sizi çeşitli dillerle sınayacağız" dedi "bu adam Rumlu diğeri Hindistanlı, ötekisi Fars ve o diğeri de Türktür. Bunları sizinle konuşmaları için topladık" İmam (a.s) "istedikleri dille konuşsunlar; Allah'ın izniyle her birine kendi diliyle cevap vereceğim" buyurdu. Her biri kendi diliyle bir soru sordu. İmam (a.s) da her birine kendi dilleriyle cevap verdi. Oradakiler şaşkınlıkla İmam'ın (a.s) dillerini kendilerinden daha fesih konuştuğunu söylediler. Daha sonra imam (a.s) Heddab'a dönerek, "Sana yakında elinin akrabalarından bininin kanına bulanacağını söylersem inanır mısın?" buyurdu. Heddab, "Hayır; çünkü gaybu sadece Allah Teala bilir" dedi. İmam (a.s), "Allah Teala "O bütün gaybı (görülmeyenleri) bilir. Sırlarına kimseyi muttaki kılmaz; ancak, (bildirmeyi) dilediği elçi bunun dışındadır"* buyur muyor mu? Resulullah Allah katında seçkin bir kuldur ve biz de Allah Teala'nın gaybından istediğini bildirdiği kimsenin mirasçılarıyız ve bizim de vuku bulan ve kıyamete kadar vuku bulacak olan şeylerden haberimiz var; bil ki ey Heddab! Sana verdiğim bu haber beş gün içinde gerçekleşecektir. Bu süre içerisinde öngörgüm gerçekleşmezse yalancı olayım; fakat eğer söylediğim doğru çıkarsa bil ki bu durumda sen Allah ve Resulünü inkar etmiş olacaksın. Diğer bir öngörüm ise şudur bir kaç gün sonra gözlerin rahatsızlaşacak ve gözlerini kaybedeceksin ve artık yemyeşil ovaları ve dağları göremeyeceksin. Üçüncü öngörüm de var: Yakında yalan yeminini bozacaksın ve bu nedenle pisi hastalığına tutulacaksın."

Muhammed b. Fazl der ki "Allah'a andolsun İmam'ın (a.s) Heddab hakkında bütün söyledikleri vuku buldu. Heddab'a, "İmam Rıza'nın (a.s) söyledikleri doğru çıktı mı?" diye sorduklarında, Heddab "Vallahi" dedi" İmam (a.s) bu sözleri söylediği vakit söylediklerinin kesinlikle gerçekleşeceğini biliyordum; fakat inat ederek kabul etmedim." Sonra İmam (a.s) Caselik'e dönerek, "Acaba İncil Muhammed'in (s.a.a) Peygamberliğine işaret etmemiş midir?" diye sordu. Caselik, "Eğer işaret etmiş olsaydı onun peygamberliğini inkar etmezdim herhalde" dedi. İmam (a.s), "Üçüncü Sıfır'da açıklamadığınız isim kimin ismidir?" diye sordu. Caselik, "O Allah'ın isimlerinden biridir; onu açıklamamız caiz olmaz." dedi. İmam (a.s), "Eğer onun ikrar ettiği ve zuhurunu israiloğullarına müjdelediği Muhammed'in ismi olduğunu kanıtlarsam sen de ikrar edip direnmekten vazgeçer misin?" buyurdu. Caselik, "Eğer böyle bir şeyi kanıtlayabilirsen iddianızı kabul ederim, çünkü ben İncil'i inkar edemem" dedi. İmam (a.s)" O halde Hz . İsa'nın zuhurunu müjdelediği, Hz . Muhammed'in ismi geçen üçüncü sıfr'ı bana ver" buyurdu. Caselik Sıfr'ı İmam'a (a.s) verdi. İmam İncil'in üçüncü Sıfr'ını okumaya başladı. Muhammed ismine ulaşınca İmam (a.s), "Ey Caselik! Bu Muhammed kimdir? Onun özelliklerini sayar mısın" buyurdu. Caselik dedi ki: "Ben onun sadece Allah Teala'nın tavsif ettiği özelliklerini tavsif edeceğim. O deve, asa ve kisa sahibidir. İsmi Tevrat ve İncil'de geçen ümmî peygamberdir. O insanlara marufu emreder ve onları münkerlerden sakındırır. Helal rızkı helal ve temiz olmayan malları haram bilir, insanların veballerini sırtlarından alır. O insanları orta hale ve doğru yola davet eder.2 İmam (a.s) bunun üzerine, "Ey caselik!" buyurdu "Ruhullah İsa'nın ve onun sözlerinin hakkı için İncil'de bu peygamberin özellikleri böyle geçmiyor mu?!" Caselik gözlerini yere dikmişti. İncil'i inkar edecek olursa kafir olacağını biliyordu. Dolayısıyla şöyle cevap verdi: "Evet bu özellikler incil'de geçer ve Hz . İsa İncil'de bu peygamberi aynen böyle tavsif ediyor. Fakat Hırıstiyanlar bu peygamberin Muhammed (sizin peygamberiniz) olduğunu kabul etmiyorlar. Bunun üzerine İmam (a.s) incil'in nasslarını inkar etmeyip onda Muhammedin sıfatlarının kaydedildiğini itiraf ettiğine göre şimdi incil'in ikinci sıfrından Muhammed'in İncil'de geçen özelliklerinden diğer birini, halifesinin, kızı Fatıma'nın, Hasan ve Hüseyin'in özelliklerini okuyacağım." buyurdu. Caselik ve Resulcalut bu sözleri duyunca İmam Rıza'nın (a.s) Tevrat ve İncil'den tamamen haberdar olduklarını anlayarak dediler ki: "Allah'a andolsun bizlere öyle deliller getirdin ki Tevrat, incil ve Zebur'u inkar etmeden onları inkar etmek mümkün olmaz; fakat sizin Muhammed'inizin peygamber olan Muhammed olduğu bize ispatlanmış değil ve biz sizin Muhammed'inizin peygamberliğini itiraf edemeyiz; biz bu peygamberin sizin Muhammediniz olduğunda şüphemiz var." İmam (a.s) "Şevk ve Şüpheyle mi delil getiriyorsunuz!" buyurdu "Acaba Allah Teala İsa'dan önce veya ondan sonra bu güne kadar Muhammed isminde bir peygamber göndermiş midir? veya peygamberlerine indirdiği diğer kitaplarda böyle bir isim var mı?" Bu sözler karşısında hepsi cevapsız kaldı ve dediler ki: "Biz peygamber olan Muhammed'in sizin Muhammed'iniz olduğuna inkar edemeyiz; çünkü böyle bir şeye ikrar edecek olursak kendi sözümüzün gereğince onun halifesine, kızına ve iki torunu Hasan ve Hüseyin'e de ikrar etmemiz gerekiyor ve bu durumda istemeden islam'a girmiş oluruz" İmam (a.s) "Ey Caselik" dedi "Sen Allah ve Resulünün güvencesindesin ve bizden taraf korktuğun ve hoşlanmadığın hiç bir zarar sana gelmez." Bunun üzerine Caselik dedi ki: "Bana güvence verdiğine göre şimdi diyorum ki Allah'ın Peygamberinin ismi Muhammed, halifesi Ali, kızı Fatıma, torunları Hasan ve Hüseyin olarak Tevrat, İncil ve Zebur'da geçmiştir." İmam (a.s) buyurdu ki: "Acaba peygamberin, halifesinin, kızının ve torunlarının ismi Tevrat, İncil ve Zebur'da doğruluk ve adaletle mi geçiyor yoksa yalanla mı?" Caselik "Doğruluk ve adaletle" cevabını verdi, "Allah Teala haktan başka bir şey söylemez" İmam (a.s) caselik'ten ikrar alınca Re'sulcalut'a dönerek "Ey Re'sulcalut!" buyurdu "Şimdi Zebur'un falan sıfrını dinle" Re'sulcalit, "oku" dedi "Allah sana ve evlatlarına bereket versin." İmam Zebur'un birinci sıfr'ını okudu, Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin ismine ulaşınca, "Ey Re'sulcalut!" buyurdu "Allah için söyle; acaba Zebur'da böyle ayetler var mı? Sen de Caselik gibi güvencedesin" Re'sulcalut, "Evet" dedi "bu isimler aynen Zebur'da geçiyor." İmam (a.s) buyurdu ki: "Allah'ın Musa b. İmran'a indirdiği on emrin hakkı için söyler misin Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'in Tevrat'ta faziletli ve adaletli zatlar olarak bilindiğini kabul ediyor musun?" Re'sulcalut "Evet" dedi "bunları inkar edenler Allah ve resulünü inkar etmiş olur." İmam (a.s) "Şimdi de Tevrat'ın falan sıfrına dikkat et" buyurdu ve Tevrat'ı okumaya başladı. İmam'ın (a.s) Tevrat'ı fasih bir dille okuyuşu ve güzel beyanı Re'sulcalut'u hayrete düşürmüştü. İmam (a.s) Tevrat'ta "Muhammed" ismine ulaşınca Re'sulcalut "evet" dedi "Tevrat'ta geçen bu Ehmad, İlyad, Ehmad'ın kızı, Şebber ve Şubeyr isimlerinin Arapça tercümesi Muhammed, Ali, Muhammed'in kızı, Hasan ve Hüseyin'dir. İmam (a.s) Tevrat'ın bu bölümünü sonuna kadar okuyup bitirdikten sonra Re'sulcalut dedi ki: "Ey Muhammed'in torunu! Eğer bütün Yahudilerin önderi olmasaydım kesinlikle Muhammed'e iman eder ve size uyardım. Tevrat'ı Musa'ya ve Zebur'u Davud'a indiren Allah'a andolsun Tevrat, İncil ve Zebur'u sizden daha iyi okuyabilen birini görmedin ve bu kitapları sizin gibi fasih bir şekilde yorumlayabilen birine rastlamadım."

İmam (a.s) öğleye kadar onlarla bu meseleleri konuştu. Öğle olunca İmam (a.s) buyurdu ki: "Şimdi namaz kıldıktan sonra Medine valisine verdiğim sözü yerine getirmek için Medine'ye hareket edeceğim; Medine valisi halifenin mektubunun cevabını benim huzurumda yazmak istiyor; Allah'ın izniyle yarın geri döneceğim."

Ravi döyor ki: "Abdullah b. Süleyman ezan ve kamet okuduktan sonra İmam (a.s) öne geçerek namazı ikame etti. İmam (a.s) namazın rükunun sünnetleri dışında sadece farzlarını yerine getirerek kısa bir zamanda bitirip gitti. Yarın yine aynı meclise geldi. İmam'ın (a.s) yanına Rumca konuşan bir cariye getirdiler; İmam (a.s) onunla Rumca konuştu. Rumcayı çok iyi bilen caselik İmam'ı (a.s) dinliyordu. İmam (a.s) Rumca o cariyeye "Acaba senin yanında isa mı daha sevimlidir yoksa Muhammed mi?" diye sordu. Cariye şöyle cevap verdi: "Eskiden Muhammed'i tanımadığım zamanlar İsa'yı çok severdim, ama şimdi Muhamed'i tanıdıktan sonra onu İsa'dan ve bütün pegamberlerden daha çok seviyorum." Bunun üzerine Caselik Cariye'ye "Muhammed'in dinini kabul edersen İsa'dan nefret edersin" dedi. Cariye, "Allah'a sığınırım; ben yine İsa'yı seviyorum ve ona inanıyorum; fakat benim yanımda Muhammed daha sevimlidir" dedi. İmam (a.s) caselik'e "Bu cariyenin sözlerini ve ona söylediklerinle aldığın cevabı buradakilere tercüme et" buyurdu. Bunun üzerine Caselik Cariyeyle aralarında geçenleri tercüme etti. İmam (a.s) sözlerini bitirince "Acaba Muhammed b. Fazl'ın benden size naklettiklerinin doğru olduğuna kanaat getirdiniz mi?" diye sordu. Oradakiler "Evet" dediler "Allah'a andolsun ki onun naklettiklerinden daha fazlasına kanaat getirdik; o yine bize sizi Horasan'a götüreceklerini söylemişti." İmam (a.s) "Evet" buyurdu "Muhammed doğru söylemiş; fakat beni oraya saygı ve ihtiramla götürecekler." Muhammed b. Fazl rivayet eder ki sonra oradakiler o hazretin imametine tanıklık ettiler. İmam (a.s) o gece bizim yanımızda kaldı. Sabah olunca bana tavsiyelerde bulunduktan sonra oradakilerle vedalaşıp gitti.

Bu, İmam Rıza'nın (a.s) karşılaştığı sapık ve islam'a aykırı yüzlerce olaydan sadece bir örnektir. Tarih İmam Rıza'dan (a.s) bahsettiği zaman sadece çeşitli olaylarda İmam'ın (a.s) fikrî mücadelelerine işaret etmekte ve bize onları nakletmekte, ama islam ümmetinin itikat ve düşüncesinin terakkisi için o hazretin geniş çaplı ilmî hizmetlerini ve fikrî çalışmalarını özetle geçiştirecek İmam'ın (a.s) ümmeti doğrudan doğruya yönlendirmesinden ve hizmet sunmak ve düşüncelerini ihya etmek için islam alimleriyle irtibatından veya düzenlediği ders toplantılarından hiç bahsetmemektedir; Oysa bu bütün bunlardan İslam ümmetinde ve müslümanlara fikri dengelerini yeniden kazandırmada İmam'ın (a.s) rolü iyi bir şekilde anlaşılabilir. Bence Ehl-i beyt imamları (a.s) arasında islamî düşüncenin önderliğini İmam Bâkır'la (a.s) İmam Rıza (a.s) üstlenmiştir. Diğer Ehl-i Beyt İmamları (a.s) fikrî mücadelelerin yanı sıra diğer şeylerle de uğraşıyorlardı; fakat onların fikrî, felsefî, itikadî ve kültürel mücadeleleri İmam Bâkır'la İmam Rıza (a.s) kadar değildi ve bu da tarihte incelememiz gereken önemli bir sorumluluktur, yani Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) yaymaya çalıştığı bilimlerin irtibatını bu imamların tarihî şartlarıyla tanımamız gerekiyor.

Başka bir deyişle, Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) İslam ümmetini kemale ulaştırma çalışmalarıyla birlikte islam ümmetinin nesillerinin ihtiyacını giderme konusunda da çaba harcamaları gerekiyordu. Ehl-i beyt imamlarının (a.s) hepisi aynı doğrultuda hareket ediyor ve herbiri imamın verisinin kendi dönemlerinin şartlarına uygun olduğuna bir halel getirmez. Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) karşıkarşıya oldukları olayı şöyle beyan edebiliriz: Sonuç ve etkilerini genişçe beyan ettiğimiz gibi mektebî hareketler her ne kadar da tümü berrak şiilik kaynağından kaynaklanıyorlardıysa da hareket mesirlerinde şii inancı ve şii düşünce tarzı bulmada pek önemli bir başarı sağlayamadılar. Bu hareketlerin halis Şii inancı ve şii düşünce tarzına sahip olamayışı Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) Şii inanç ve ilkelerini açıklamaya eskisinden daha fazla gayret göstermesini gerektiriyordu.

Diğer taraftan, bu özellik, yani mektebî hareketlerin sonraki yıllarda şii inanç ve düşüncelerinden uzaklaşması, ister kasıtlı olsun ve ister şartlar sonucu kasıtsız olarak meydana gelsin bütün Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) karşılaştığı bu durum sayılmaktadır; öyle ki "her şey zıddıyla tanınır" meşhur darbul misali bunun bir örneği bilinebilir.

Tekrar Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) biri diğerinden sonra kendi vazifelerini yerine getirdiklerine dönüyoruz; bu vazifeler imamlardan herbirinin rolüyle daha fazla mükemmelleşiyordu; fakat, her imamın dönemindeki şartlara göre İmamın verilerini o dönemin insanlarının ihtiyaçlarından ayrı bilmek de doğru olmaz. Şöyle ki, Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) şartlarıyla onların islam ümmetine verdikleri şeyin niceliği arasında bir ilişki gözlenmektedir; yani, Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) insanların tekamülü doğrultusundaki vazifelerini sadece ümmete verilerinde sınırlı bildiklerini sanmamalıdır, bunun ilişkisini ileride açıklayacağız. Şunu da unutmamak gerekir ki bir çok tarihi tahliller gayb ve tabii olmayan şeylerle ilgili bu olayın varlığını tevcih etmeye çalışıyor; bu söz, Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) da bir beşer olarak yaptıkları tabii şeylerin bir değer vermememiz gerektiği anlamına gelir; biz, islam'ın sancağını yüceltmede Allah'ın mucizelerini ve gaybi güçleri inkâr etmek istemiyoruz; fakat daha fazla Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) bir beşer olarak cihad ve mücadelelerine dikkat etmeli ve bu imamların faziletlerinden elimize ulaşan, müslümanların yararlanarak islam'ı daha dakik anlayabilecekleri bilimleri işlemeliyiz.

İmam cevad'ın (a.s) dönemİ

İMAM CEVAD (A.S) VE GAYB MESELESİ

Gaybı İnkar Etmeyle Onu Mutlak Olarak Kabul Etme Arasında Orta Yol

Bazı Müslümanlar zaruret anları dışında gaybcılığı tamamen reddetmektedirler; fakat diğer bazıları da birinci grubun aksine ister zaruret durumunda ve ister zaruret durumu dışında her türlü meseleyi gaypla yorumlamaktadırlar.

Birinci grup şöyle diyor: Biz resulullah'ın (s.a.a) gaybla ilişkisi olan bir zat olduğunu biliyoruz; yani Allah Teala ve Ruh-ul Kudus tarafından teyit edilmekteydi: "Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh, her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar."*

Dolayısıyla, olay peygamberimiz Muhammed'e (s.a.a) ve Hz . İsa'ya nazil olan Ruh'ul Kudus'da özetlenmektedir. Biz gaybın bu kadarını kabul ediyoruz ve bunun dışındakini, yani diğer gaybi şeyleri kabul etmiyoruz. bu gruba göre hadislerde belirtiler Resulullah'ın (s.a.a) mueizeleri akıllıca ve doğru değildir ve Resulullah'ın (s.a.a) Arapça'dan başka diğer dillerle konuşabilirliği kesin değildir ve Resul-i Ekrem'in (s.a.a) çakıl taşlarıyla konuştuğu ve çakıl taşlarının o hazretin peygamberliğine tanıklık ettiği hiç bir şekilde doğru değildir. Resulullah'ın (s.a.a) emriyle hurma ağacının yanına gelmesi ve kurumuş olan ağacın meyve dolu hurma ağacına dönüşmesi ve halkın o ağacın hurmalarından yemiş olması bu gruba göre doğru olmayıp bu gibi rivayetlerin doğrulukları tespit edilmemiştir. Bu grup bu gibi doğru hadisleri reddetmek için çok uzak tevillere muhtaçtırlar. Nitekim bu düşünce tarzı Resulullah'ın (s.a.a) masumiyetiyle de bağdaşmıyor; çünkü Resulullah'ın (s.a.a) masumiyeti kendi başına gaybetin varlığını ispatlamaya yetiyor. İkinci grubun görüşü birinci grubunkinin tam tersine; bu gruptakiler bütün tarihi olayların gaybtan kaynaklandığını, Resulullah'ın (s.a.a) Bedir, Uhud, Huneyn savaşlarındaki zaferlerinin ve Arabistan yarımadasını fethinin gayptan kaynaklandığını ve yine Müslümanların da gaybî güçlerle dünyayı tashir ettiklerini ileri sürüyorlar. Bu grup bütün işleri gaypla yorumluyorlar.

Burada şöyle bir soru çıkıyor karşımıza:

Neden Resulullah (s.a.a) bazı savaşlarda yenilgiye uğradı?

Neden İmam Hüseyin (a.s) şehit oldu?

Ve neden İmam Hasan (a.s) zehirlendi?

Bu yüce zatların hepsinin Allah'ın dinine yardım ettiğini ve hepsinin Allah'ın elçileri olduğunu göz önünde bulundurarak bu grup "Allah böyle takdir etti." cevabını verip genel olarak Tarihi gaybla yorumluyorlar. Fakat bizce doğru görüş orta yoldur; yani tirihi insan yarattığı gibi insan da gaybî etkenlerden yararlanır. Resulullah'ın (s.a.a) gaybla bağlantısı vardı. Ehl-i Beyt İmamları (a.s) da ilim ve maariflerini vahiy kaynağından alıyorlardı; fakat Allah Teala'nın onları diğerlerine üstün kılışı gaybî bir mesele değildir ve bunun Ehl-i Beyt İmamlarının güzel amelleri ve yüce bilimlerinden başka bir sebebi yoktur; ayrıca Ehl-i Beyt İmamları (a.s) takva ve Allah'ın yasaklarından çekinmede de diğerlerinden öne geçebilmişlerdir. Allah Teala'nın Peygamberleri diğerlerinden  seçmesi gebepsiz değildir. Allah Teala Hz . İbrahim (a.s) hakkında şöyle buyuruyor: "Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle sınadı, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara İmam (önder) yapacağım, demişti."* Hz . Musa (a.s) hakkında da şöyle buyuruyor: "Musa yiğitlik çağına erişip olgunlaşınca, biz ona himmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böylece mükafatlandırırız."**

O halde sınama seçimden önce ve iyi amel hikmet ve ilimden öncedir. Fakat biz gaybtan başka bir etkeni olmayan tarihte kesin olarak sabit olan diğer tarihi olaylar hakkında gaybtan başka bir yorum yapamayız; Madde aleminde varlığı tespit eden bir şeyi dış etkenlerle açıklıyoruz, yani ne gayb alemini inkâr ediyoruz; ne de madde alemini ve ne gaybi eğilimlerde aşırılık yapıyoruz, ne de madde alemine yönelmede kusur ediyoruz, aksine orta yolu izliyoruz. Örneğin İmam sadık (a.s) "Muhammed Zun nefs-iz zekiyye"ye biat etmeyip Mensur'a işaret ederek, "hilafet sarı Cabbelinin (Mensur) dışında kimsenin ulaşamayacağı büyük bir şeydir" buyuruyor. Evet İmam Muhammed Zun nefsiz zekiyye'ye biat etmiyor. Günler geçiyor ve hilafet Alevilerden Abbasiler'e intikal ediyor ve yaşanan bir çok olaydan sonra sonunda Mensur-u Devaniki hilafet kürsüsüne oturuyor ve ona karşı kıyam eden Mahammed Zun- nefs-iz zekiyye'yle kardeşi öldürüyorlar.

Bütün bu rivayetler tarih kitaplarında mevcuttur ve Mensur'un kendisi de bunu nakletmiştir. Mensur diyor ki: İmam Cafer-i sadık, (a.s) "Sarı cübbelinin dışında hiç kimse hilafete ulaşamayacak" buyurduğu andan itibaren kendi içimden gelecekteki hükümetimin azalarını seçmeye başladım; çünkü o hazretin gerçek dışı konuşmayacağını biliyordum. Bu demek oluyor ki Mensur İmam'ın bu sözlerinden sonra kendisinin hilafete ulaşacağından emin oluyor. Fakat bazı tarihçiler şöyle diyorlar: Bu rivayetin senedinin sağlıklı olduğunu varsaysak bile yine de biz bu hadisi Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) Mucizesine ispatlamaya çalışan gulat (aşırıcılar)ın uydurduğuna inanıyoruz. Ayrıca bu hadisin senedini muteber bilen bu grup da bu hadisi kabul etmemektedir; çünkü bunlar da Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) mucizelerini ispatlayan bütün hadisleri inkâr etmeye çalışıyorlar. Doğal olarak biz bu metodu izleyemeyiz çünkü:

Tarihi açıdan ispatlanan ve aklen de sakıncası olmayan bir meseleyi kabul etmek zorundayız. Nitekim batılı bir yazar yazmış olduğu "El- İmam-us Sadık Mulhim-ul kimya" (Kimyanın anası İmam Sadık) adlı kitabında İmam Sadık aleyhisselamın İslam dünyasında ve hatta Müslüman olmayan beldelerde kimyanın temelini atan ilk kişi olduğunu ispatlamıştır. Bu batılı yazar bu günkü kimya biliminin Kufeli Cabir b. Hayyan'dan kaldığını ve onunda bu ilmi İmam Sadık aleyhisselamdan aldığını ispatlıyor. Çünkü sürekli kitaplarında "Efendimiz Cafer b. Muhammed es-Sadık şöyle buyurmuştur" veya "İmam Sadık şöyle buyuruyor" tabirleri kullanmıştır. Fakat başka bir yazar bu rivayeti çok rahat bir şekilde yalanlıyor. Neden mi? Çünkü Medine'de kimya dalında hiç bir hoca yoktu. O halde İmam Sadık (a.s) bu bilimi kimden öğrenmişti? O halde tek ihtimal kimya bilimini İmam Sadık'a (a.s) sahip olduğu bilimlerini Allah Teala'dan almış olmasını imkansız bilen kişi böyle bir şeyi nasıl kabul edebilir. Çünkü o, Allah Teala'nın bilimleri kullarına gaybi yolla ilham edebileceğine inanmıyor, her ne kadar da düşünürler, bulucular ve hatta şairler muhtelim bilim dallarında ilhamın rolünü vurguluyorlarsa da ancak bunun da Allah Teala tarafından ilham edileceğine inanmıyorlar. Biz tarihte ve geçmişte vuku bulan olaylara sabit bir bakışla bakmıyoruz. Biz Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) gayb aleminden teyit edildiğine ve onların bilimlerinin Allah Teala'nın ilminden kaynaklandığına inanıyoruz. Örneğin İmam Cevad (a.s) imamete ulaştığı zaman yaşı yediyi geçmiyordu ve bu Ehl-i Beyt taraftarları için çetin bir imtihandı; çünkü büyük bilginlerin, fakihlerin ve komutanların yedi yaşındaki bir çocuğa uymaları, ona itaat etmeleri gerekiyordu. Ve o dönemde mektebi hareket çok güçlü bir hareket sayılıyordu. İmam Cevad (a.s) buğdaş renkli bir çehreye sahipti ve boyu gerçek yaşından büyük görünecek kadar iri değildi.

Zeydi fırkasına mensup olan Kasım b. Abdurrahman şöyle naklediyor: Bağdat'a doğru yola çıktım. Oraya ulaştığımda insanların koşup koşup durduklarını gördüm. Bunun sebebini sorduğumda, "Rıza'nın oğlu, Rıza'nın oğlu" dediler. Baktığımda o hazretin bir katırın üzerinde bana doğru geldiğini görünce kendi kendime dedim ki: "Allah Teala'nın bu çocuğa itaati farz kıldığına inanan imamiyeye Allah lanet etsin." O sırada İmam bana dönerek "Ey Abdurrahman!" dedi. "Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz; dediler."*  İmam'ın bu sözünü duyunca içimden "Allah'a and olsun ki bu ancak bir sihirbazdır" dedim. Fakat İmam tekrar bana yönelerek bu kez de şu ayeti okudu: "Vahiy, aramızda ona mı verildi? Hayır o, yalancı ve şımarığın biridir (dediler."**

Kasım b. Abdurrahman der ki: Oradan dönünce imamete inandım ve İmam Cevad'ın (a.s) Allah'ın hücceti olduğuna inandım ve ona iman ettim."[33]

Abdullah b. Cafer'den şöyle rivayet edilir: Rızvan b. Yahya'yla birlikte İmam Rıza'nın (a.s) huzuruna gittik O zamanlar üç yaşında olan İmam Cevad (a.s) ayak üste bir köşede durmuştu. İmam Rıza'ya (a.s) arzettik ki "Fedanız olalım; Allah göstermesin sizin başınıza bir bela gelecek olursa yerinize kim geçecek?" İmam Rıza (a.s) İmam Cevad'ı (a.s) göstererek "oğlum" buyurdu. Ben, "Fakat onun yaşı çok küçük" deyince İmam (a.s) buyurdu ki: "Evet, onun yaşı çok küçük; ancak Allah Teala İsa'yı (a.s) hücceti olarak seçtiğinde onun yaşı ikiyi geçmiyordu."[34]

İmam cevat (a.s) İnsanları İmtİhan vesİlesİ

Gerçekten ne büyük bir imtihan! Hem babası, hem kardeşi ve hem de kardeşinin oğlu İmam olan, kendisi de zamanının en büyük fakihlerinden ve Haşimoğullarının en yaşlısı sayılan Ali b. İmam Cafer-i Sadık, İmam Rıza b. İmam Musa'nın oğlu İmam Cevad'ın huzuruna gelerek Allah ve Resulünün emri doğrultusunda İmam Cevad'a Sevgi ve itaatini belirtirdi.

Evet, önemli olan yaşla baş değil; önemli olan Allah'a kayıtsız, şartsız teslim olmak, onun emirlerine rıza göstermekti. Yunus, Reyyan ve Ebaselt en büyük fakihlerden, muhaddislerden ve hareketin en güçlü önderlerinden sayılıyorlardı. İslam dünyasının yarısı onlarla ilişki içerisindeydi; fakat hepsi İmam Cevad'ın (a.s) huzuruna giderek o hazreti dinliyorlardı.

 

 

 

 

 


 

[1] - Bihar-ul Envar, c.49, s.142.

[2] - Bihar-ul Envar, c.49, s.49. "Hevadis-ul İslam'ın yazarı "Meskaviye"den naklen.

[3] - Bihar-ul Envar, c.149, s.129.

[4] - Bihar-ul Envar, c.48, s.131.

[5] - Bihar-ul Envar, c. 49, s. 113.

[6] - Bihar-ul Envar, c.49, s.113.

[7] - Bihar-ul Envar, c. 49, s.116.

[8] - Bihar-ul Envar, c.7, s.40.

[9] -  Fazl b. sehl hem saray vezirliği ve hem de savaş komutanlığını üstlendiği için "iki reisliğe sahip olan "anlamında "zur-riyaseteyn lakabını almıştır.

[10] - Tarih-i Mes'udi, c.3 s. 389.

[11] - Mekatil -üt Talibiyyin, s. 522.

[12] - Mekatil-ut Talibiyyin, s. 522.

[13] - Mekatil-ut Talibiyyin, s. 529.

[14] - Mekatil-ut Talibiyyin, s. 533.

[15] - Mekatil-ut Talibiyyin, s. 526.

[16] - Mekatil-ut Talibiyyin, s. 526.

[17] - Mekatil-ut Talibiyyin, s. 531.

[18] - Bihar-ul Envar, c. 49, s.129.

[19] - Bihar-ul Envar, c.49, s. 144.

[20] - Bihar-ul Envar, c. 49, s.130.

[21] - Bihar-ul Envar, c.50, s.4.

[22] - Bihar-ul Envar, c.50, s.4.

[23] - Bihar-ul Envar, c.49, s.130.

[24] - Bihar-ul Envar, c.49, s.165.

[25] - Bihar-ul Envar, c.49, s.144.

[26] - Bihar-ul Envar, c.49, s.141.

[27] - Bihar-ul Envar, c.49, s.146.

[28] - Bihar-ul Envar, c.49, s.144.

[29] - Bihar-ul Envar, c.49, s.144.

[30] - Zuttî bir türlü elbisedir. Magrib kitabında şöyle geçer: Zutt Hindistanlı bir gruba verilen isimdir; zuttiye elbisesi de bu gruba isnat edilir. Sihah'ta şöyle geçer! Zutt bir gurubun ismidir, tekili zettî'dir... Bkz. bihar-ul envar, c.25, s.280.

[31] - Bihar-ul Envar, c.49, s.122.

[32] - Bihar-ul Envar, c.49, s.173-177.

* - Cin, 26-27.

* - Kadr Suresi.

* - Bakara, 124.

** - Kasas, 14.

* - Kamer, 24.

** - Kamer, 25.

[33] - Bihar-ul Envar, c.50, s.64.

[34] - Bihar-ul Envar, c.50, s.35.